her şey ıssızlanırken

21/5/2007

NEO-EPİK HAREKET/ İBRAHİM ALADAĞ

Kategori: Belirtilmemiş




NEO-EPİK HAREKET

İBRAHİM ALADAĞ

Son zamanlarda Türk şiirinin herhangi bir dönemi hakkında yazılan yazıların neredeyse hepsinin II. Yeni değerlendirmeleriyle başladığı herkesin dikkatini çekmiştir. 90’lı yılları neo-epik şiir açısından ve neo-epik şiirin tarafını tutarak değerlendireceğimiz bu yazıda biz de aynı geleneğe uyacağız. II. Yeni, 90’lı yıllara kadar Türk şairlerinin gerçek bir sesi ortaklaşa çıkarılabildiği son akımdı. 90’lı yılların ortalarında Hakan Arslanbenzer’in kuruculuğunu ve öncülüğünü yaptığı “neo-epik şiir akımı” ortaya çıktı. “Ortaya çıkmak” neo-epik şiirin doğuşunu açıklayabilmek için gerçekten en uygun deyim. Zira bu yeni anlayışa / akıma verilen isim, önceki bütün şiir akım ve anlayışlarından kuramsal olarak farklı bir yerde. Türk şiirinde akımlar, adlarını genellikle dönemlerden, dergilerden veya bildirilerden alırdı. “Neo-epik” sözcüğü, şiir bilgisine, türler ayrımına ve şairin dünyaya karşı duruşuna dayanılarak zekice seçilmiş bir sözcüktür. Bu açıdan II. Yeni’den sonra sürdürülen akım / kuşak tartışmalarına kökten bir çözüm önermiştir. Şiir, gelişimini sanat olarak kendi terminolojisi üzerinden sürdürecektir. Hakan Arslanbenzer, çıkmazdan çıkmanın yolunu şiir üzerine kafa yormak ve şiirin içinden bir hamle yapmak olarak bulmuştur.

90’lı yıllarda şairler bir çıkmazın içinde şiire başladılar. II. Yeni’den sonra bize yeni bir şiir ve yeni bir hayat öneren tek şair İsmet Özel’di. İsmet Özel önerdiği hayatla 60’lara, 70’lere ve 80’lere damgasını vurdu. Türk şiirini, “büyük Türk şiiri” yapanın millete nefes aldırması, tıkandığımız anlarda bize hayat önermesi olduğunu iddia ediyoruz. En büyük şiir, nefesimizin en fazla tıkandığı, nefes alamayacak hale geldiğimiz zaman ortaya çıkan şiirdir. Bu açıdan Türk şiirinin zirvesi Mehmet Âkif Ersoy’dur. Arslanbenzer, 90’lı yılların çıkmazını Âkif’ten Özel’e uzanan epik şiir damarını yakalayarak aşmıştır.

Yeni bir şiirin ortaya çıkması, önceki şiirle yapılacak hesaplaşmaya bağlıdır. 90’lı yılların başında ortada bir şiir anlayışı olduğunu söylemek Türk şiirinin büyüklüğüne ihanettir. Söyleyecek sözü olan şairin önünde hesaplaşacağı iki durum vardır. Birincisi, sözünü söyleyip bitiren büyük şiirdir ki bu dönemde bu şiir İsmet Özel’in şiiridir. Diğeri, söz söylemeyi bilmeyen şiir ortamıdır. 90’lı yıllar önceki kuşaklardan “söz söylememe” geleneğini devraldı. İmgecilik adı altında tuhaf bir sözcük oyunu oynanıyordu. Dergilerin sayfalarında gelişigüzel bir araya getirilmiş sözcükler şiir diye yayımlanıyordu. “Kargaların karnında uğuldayan saatlerin akşamı” gibi binlerce anlamsız sözcük öbeğine mısra deniyordu. Şiir, hayatiyetini yitirmişti. Arslanbenzer, önce bu ortamla hesaplaştı. “Reis’in Kara Merhemi” bu hesaplaşmanın ürünüdür. Sözün anlamını yitirdiği bu ortamda Arslanbenzer, şu mısraları kuruyor:

Mektebin çalımsız çocuğu altı numara

Susadıkça susuyor fırtınalı sahalarda

Sabaha kadar kucağında tuttuğu kupa

Müdür yardımcısının eline geçince birden

Başını döndürüyor yedi kuş yedi bela

Kızları hiç sarsmadan büyüyor

(1978, RKM)

Arslanbenzer, şiirin ıkına sıkına söylendiği bir ortamdan başını çıkarıp hayatın içinden konuşmaya başladı. Söze anlamını iade etti. Tanzimat’tan bu yana Türk şiirine milletin sesi olduğu ölçüde şiir denmiştir. Arslanbenzer, 90’ların bulanık havası içinde İsmet Özel’in sürdürdüğü bu damarı gördü. Namık Kemal’in vatan aşkıyla başlattığı bu şiir, gelişimini İsmet Özel’in işaret ettiği “ethos” çizgisinden sürdürmüştür. “Milletin dinamizminin şiire ilişkin değerleri besleyip büyüttüğü” (İ. Özel) bu çizgiye Fikret, Âkif ve Nazım’dan sonra II.Yeni şairlerinin bir kısmı değip geçmiştir. Turgut Uyar ve Sezai Karakoç’un 1960’larda yazdığı şiirler ve Cahit Zarifoğlu’nun şiiriyle beraber İsmet Özel bu çizgidedir. Arslanbenzer neo-epik şiiri, bu çizginin son halkasıyla, İsmet Özel’in şiiriyle, yapılacak bir hesaplaşmanın ardından epik şiir temeli üzerinden sürdürülebileceğini görerek ortaya çıkarmıştır.

Modern şiirin yeni çıkışının epiğe dayandırılması bir buluş değildir. Dünyanın, Türkiye’nin ve Türk şiirinin yaşadığı bunalımlardan çıkabilmesi için bir ihtiyaçtır. Türkiye’de modern şiir parçalanmış hayatlarımızın parçalarını toplama görevini üstlenerek gelişmiştir. Neo-epik şiir dağılmış olanı toparlamayı öneren ve toparlayıcı gücü olan şiirdir. Klasik anlamda epik şiir, bir anlatı türü olarak milletlerin yaşadığı ve tüm milletin kaderini etkileyen büyük olaylarda ortaya çıkan büyük kahramanların şiiridir. Bizde bunun en iyi örneğini Âkif vermiştir. Mehmet Âkif, bizim en son kahramanlarımızın şiirini yazdı. “Çanakkale Destanı”nda kahramanından aldığı güçle Türk şiirinin en gür sesini  çıkardı. “Hakkın Sesleri”nde kahramanını aradı. Cumhuriyetin ardından Türk şiirinin epiğe dayalı damarı “kahramanını arama” , “kahraman yaratma” işiyle uğraştı. 90’lı yıllara gelindiğinde hayatımızda yolunda giden hiçbir şey kalmamıştı. Millet olarak üst üste psikolojik felaketler yaşıyorduk. Millet olma konusunda sahip olduğumuz her şeyin tartışmaya açıldığı ve buna karşı kimsenin ses çıkarmadığı bir zamanda şiire kalkışırken şair, bir kefareti yüklendiğinin bilincinde olmalıdır. Dünyanın hiçbir yerinde “green peace”çiler ve küreselleşme karşıtları gibi sahte birliktelikler dışında insanların dünyanın bu kirli dönüşüne müdahale edebilecek ortak fikirler beyan edemedikleri; Türk gencinin de Türkiye’yi ve dünyayı kurtarmaya yönelik bir düşüncesi ve planı olmadığı ortadayken şairin imgelerin soyut dünyasında dolaşması ancak cesaretsizlikle açıklanabilir.  Modern hayat, bize, yaşamımızı idame ettirebilmek için insanî vasıflarımızı kaybetme tehlikesiyle her an karşılaşabileceğimiz bir dünya sunuyor. İnsan olarak ve millet olarak her an mahvolmanın sınırında yaşıyoruz. Neo-epik şiir böyle bir ortamda, bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulan bir ortamda, doğdu. Bu şiirin bir ihtiyaç olarak doğuşunun Türk şiirinin hayatiyeti açısından önemi “kahraman arayışı”yla açılanabilir. Şiir, kahramanını arıyor ve bozgundan çıkmanın yolunun bu olduğunu biliyor. Temelinde bu arayışın yattığı neo-epik şiir, gelişimini yıllardır şiirimizde açılan gedikleri kapatarak sürdürecektir. Şair, bu gedikleri kapatmaya çalıştıkça, o bir türlü gelmeyen kahramanı beklemek yerine kahramanlığa soyunacak cesarete sahip olan adamdır. Hakan Arslanbenzer’in en önemli hamlesi budur:

Rabbimiz ey Allah (c.c.)

Ve yâri O’nun ya Muhammed Rasullah (s.a.v.)

Kılsaydım yani bütün namazları içseydim gül gül oruçları

Kılmasaydım zina içmeseydim hiç kımız

Söz götürüp getirmesem çatlatmasam eş dost kardeşimi

Kırmasam geçirmesem yalnız geçindirseydim halkı

Ve su dökerek toz kalkan yere

Üşüyen elleri avucumda oğuştursam

Zalime kalkan el haine inen sille ben olsam olsa idim

Haykırsaydım susmak daha çok işime geldiği yerde

Yapmayın yapamazsınız deseydim

Bu her günkü ejderi insanla ünsiyetsiz

Ve belki insandan daha hüsnüniyetli ejderi

Yine bırakır mıydın yarıp girsin kapımdan içeri

               (Bin Dokuz Yüz Doksan Dokuz-Marmara Depremi-)

“Susmak daha çok işine geldiği yerde haykıran” şiire neo-epik şiir diyoruz. Bunu uzun zamandan sonra Arslanbenzer “Namus ve Başka Şiirler” adlı kitabıyla gerçekleştirerek yıllardır söz söylemeyi unutan şiirimizin önünü açtı. Kitabın bütününde bulunan bu neo-epik duyarlık hepimiz için yeni ve hayati bir duyarlıktı. Gücünü kahramanlıktan alan neo-epik şiirin asıl çıkış iddiası karşı olduğu eski şiirin tükenmekte olan yönelimleriydi. Neo-epik şiirin iki büyük iddiası vardır: imgenin ölümü, lirik şiirin ölümü. Şiirimiz imgeden ve lirizmden uzak kaldığı ölçüde gürleşecekti. Arslanbenzer, kuramsal yazılarıyla da imgeye ve lirizme savaş açtı. O halde bugün geldiğimiz noktada bozguna karşı savaşmayan, kahramanlık iddiası olmayan, imgeye dayalı ve lirik olan şiire “şiir” demiyoruz. Büyük şiiri diğerlerinden bu yolla ayırıyoruz. Hakan Arslanbenzer öncülüğünde Atlılar dergisi uzun bir müddet bu şiirin savaşını sürdürdü. Bir ara gerçekten neo-epik şiirin gümbür gümbür geldiğine hepimiz şahit olduk. Özellikle Hakan Arslanbenzer, Hakan Kalkan, Hakan Şarkdemir, Murat Menteş başta olmak üzere birçok şair bu yeni şiirin örneklerini birer birer vermeye başladı. Bu akımın iddiasını taşıyabilecek büyük şiirler yazıldı. Serkan Işın, Osman Özbahçe, Murat Güzel, Hayriye Ünal gibi Atlılar çevresinden bu işi sürdürenlerle birlikte gerek aynı dönemden gerek 80 kuşağından birçok şair de neo-epik duyarlık taşıyan şiirler yazmaya başladı. Bu hareketin herkesi bir ölçüde etkilediğini, aynı dönemde yayımlanan dergilerdeki şiirlerin boyutlarının bile bir anda değiştiği gibi somut bir delille ispat edebiliriz. Şiirler neo-epik şiirin kaplamlılığından bir şekilde etkilenmiş, enine ve boyuna büyümeye başlamıştı. Neo-epik şiirin en yoğun olarak varlığını sürdürdüğü bu dönem uzun sürmedi. Adını saydığımız şairler ve daha birçoğu neo-epiğin kimi imkanlarından yararlanarak yavaş yavaş kendi köşelerine çekilmeye başladı. Hatta hareketten etkilenenlerin birçoğu işi hareketi inkar etmeye kadar vardırdı. Hareketin iddiasını birlikte sürdürenler de bir şekilde bu şiire sırtını çevirdi. Bu şiiri yazmaya nefesi yetmeyenler kendilerini haklı çıkarmak adına inkara başladı.

Teknik olarak neo-epik şiir anlatıma dayalıdır. Bundan dolayı imgeleme tamamıyla karşıdır. Şiir, bir anlama ve anlatma olayıdır. Anlatmaya değer bir şeyi, anlatılması gereken bir şeyi başka şekle sokmadan, gündelik ifadelerin ötesinde anlatan ve ilettiği mesajın vehametiyle diğer şiirlerden farklı bir yerde duran şiir, neo-epik şiirdir. Modern kahraman yaratma iddiası, modern destan biçimi kurma çabasına dönüşür. Şair, kahramanlığa soyunurken kaplamlı şiirin gerektirdiği biçimsel özellikleri de bilmelidir. Zihinsel bir sürecin ürünü olarak neo-epik şiir, süreç içerisinde biçimini de anlatımın gerektirdiği şekilde alır. Şair, işçiliğe önem verir. Sözcük seçiminde güncellik, mısra içi ve mısralar arası ses ve ifade uyumu, mısralar arası geçişlerde çapraz geçişime, sese ve bütünlüğe özen gösterme, sayıp dökmecilik, bölümlerin ve şiirin ses ve anlam bütünlüğü neo-epik şiirin teknik ayrıntılarından bazılarıdır. Hakan Şarkdemir, özellikle “müziksel ifadenin biçimlenişi” üzerinde durmuştur. Müziksel ifade neo-epik şiirin sese dayalı bir şiir olmasıyla ilgilidir. Şarkdemir şiirde sesi ustaca kuran şairlerdendir. Neo-epik şiiri bize öğretenlerden biri olmasına rağmen kaleyi ilk terk edenlerin içinde de yerini almıştır. “Zorbaların Düğünü” Şarkdemir’in neo-epik duyarlık konusunda zirve şiiridir. Bu şiirden geriye ve ileriye doğru duyarlık daha çok sese yönelmiştir Şarkdemir’de. Atlılar’ın ilk sayısındaki üç büyük şiirden biri de Arslanbenzer’in “Namus” ve Kalkan’ın “Üçgen”inin yanında Şarkdemir’in “Monarşi” adlı şiiridir. Neo-epik şiirin en büyük iddiasının şairin kahramanlık iddiası olduğunu söylemiştik. Bu üç şiir bu açıdan şairlerinin nereye varacağının işaretini veriyor bize:

Ben hiçbir şey beklemiyorum

Bekleyen beni biri var mı diyedir merakım

Müziksiz bir şarkı gibi ağız alışkanlığı ya da kulak aşinalığıyla 

                                               (Namus, Arlanbenzer)

Bütün kapılar açıldı, kapandı bütün perdeler

Üçgenin ortasına AŞK yazıldı

Aşılacak, aşınacak nice yol vardı, yürüdüler

                                               (Üçgen, Kalkan)

Bir dost yok burda bana

Bu can çekişen vadisinde saltanatımın

Bir dost yok ki kapımı çalsın

                                   (Monarşi, Şarkdemir)

Bu üç şairden seçtiğimiz üçer mısraı incelediğimizde şairlerin hayat önerileri arasındaki ayrımı görüyoruz. Arslanbenzer o büyük iddiasını sürdürüyor ve şiirin yerinde durmayacağını hayata müdahale edeceğini gösteriyor. “Beklemek” şiir için pasif bir motiftir. Neo-epik şiir hareket üzerine kuruludur, bir çıkış hamlesidir. Kalkan ilerde oluşturacağı hikayenin işaretini Üçgen’de verir. Şiirini zaman ve devinim kavramları üzerine inşa eder. Yeni destan biçimine en yatkın şiir onunkidir. Şarkdemir durgundur. Ses olarak etkileyiciliği sağlamasına rağmen neo-epik şiirin hikaye ediş ve müdahale gibi hayati yönsemelerini ıskalamıştır. Daha sonra şiirini müziksel ifadenin gücüne dayandıracaktır.

Yukarıda adını andığımız şairlerle birlikte neo-epik şiirle bir şekilde tanışan birçok şair vardır. Kimi, Serkan Işın ve Murat Güzel gibi her türlü yönelimden etkilenip hikayeden çok parçalar ve motifler üzerine yoğunlaşarak “postmodern şiir” diye anılan dağınık, toparlamaya gücü yetmeyen, toparlayıcı gücü olmayan şiirle uğraşmış; kimi, Hayriye Ünal gibi mythlere ve arketiplere dayalı soyut bir anlayışa varmış; kimi, Murat Menteş gibi sözcüğün gücüne ve imajlara dayalı, parlak, orijinal bir üslup benimsemiş; kimi Osman Özbahçe gibi bir türlü İsmet Özel ve Zarifoğlu’nun katı ve işlevini yitiren imgeleminden kopamamış; kimi, Ahmethan Yılmaz gibi bütünlükten çok mısraın gücüne bağlı kalarak anlatım kaabiliyetine varamamıştır. Neo-epik şiirin gerektirdiği “kahramanlık” cesaretini gösteremeyen şair, büyük şiiri bir şekilde ıskalamıştır.

Neo-epik şiirin kurucusu ve bize yeni şiiri öğreten usta şair Arslanbenzer de “Süleyman Değirmi Monologları”yla birlikte aradığımız ve onun şiirinde alıştığımız “kurtarıcı” görevindeki kahramanını terk ederek epik şiirin gür sesini bir kenara bırakıp dramatik şiirin parlak ve iğneleyici sesini çıkarmaya başladı. Son dönemlerde yazdığı “Hatay” ve “ Ankara’ya Bahar Geldi” gibi lirik şiirlerle de Ezra Pound’u haklı çıkaracak şekilde “bir akımın kurucusunun akımı ilk terk edenlerden olduğu” gerçeğini hepimize gösterdi. Neo-epik şiirin en büyük iddiasının var olan sisteme eklemlenebilecek lirik şiire karşı olduğunu hatırlarsak Arslanbenzer’in de kaleyi terk ettiğini kendi tezi üzerinden söyleyebiliriz. “Lirik şiir, laik şiirdir.” diyen Arslanbenzer’in kendisidir. O, belki ustalığın verdiği rahatlıkla şiir ortamındaki genel kabulleri onayladığını göstermiştir. Hepimiz ondan o “büyük destan”ını yazmasını beklerken onun bu cesaretini yitirmesi neo-epik iddiası kadar etkili oldu. Onun Türk şiiri üzerine söz söyleme, karar verme yetkisini kabul etmiş olanlar da haliyle kahramanlık iddiasındaki şiire sırtını çevirdi. Hakan Arslanbenzer’le birlikte Eren Safi ve Esma Toksoy da yeni şiir iddialarını okuyucunun ve var olan şiir ortamının beklentileri üzerine yoğunlaştırdılar. Eren Safi’nin buluşa ve parlaklığa dayalı orijinal şiiri herkesi etkiledi. Türkçe açısından yeni olan ve orijinal bir ses çıkaran Eren safi şiirinin etki alanı o kadar çok büyüdü ki Arslanbenzer, yıllarca savaşını verdiği şiir için şunları söyledi: “Neo-epik hareket için artık neo-epik hareket demeye lüzum yok. Neo-epik, belki artık sadece bugün gelinen noktanın altı aylık veya iki yıllık bir süreçten daha uzun vadeli bazı gelişmelerin sonucu olduğunu göstermeye yarayacak bir isimlendirmeden ibaret.” Eren Safi’yle birlikte neo-epiğin değiştiğini söyleyen Arslanbenzer, şiirin gittikçe ortama, nesnelere, gündelik olana bulaşıp “Namus ve Başka Şiirler” deki o sarsıcı cesareti terk ettiğini de muhakkak görüyordur. Eren Safi şiirinin büyük etki yarattığını hiç kimse inkar edemez. Zira, yaş ve kuşak olarak kendinden önceki şairleri (Osman Konuk ve Murat Güzel gibi) bile etkilemiştir. Bu belki yeni bir çıkış olabilir. Ama şiirden beklediğimiz büyük hamle bu değildir. Eren Safi’nin “siyasi şiir” adlandırması neo-epik şiirin türler ayrımına göre sınırlarını daraltıcı niteliktedir. Bir modern şiire “epik” diyorsak, o şiir karşısına önce bütün dünyayı, zulmü ve haksızlığı; sonra nefesi dünyayı karşısına almaya yetmeyen lirik ve mızmız şiiri almış demektir. Neo-epik şiirin elbette siyasi iddiaları da vardır. Siyaset sadece girilecek alanlardan biridir. Şiir, asıl gücüne şairin hayatı reddetmeye, canını ortaya koymaya başlamasıyla ulaşır. Şair topluluğu karşısına alır. Milletin ruhudur, destanı coşkulu kılacak olan. Neo-epik şiir gücünü milletten alır ve millete seslenir. Bütün insanlığın büyük bir batağa doğru sürüklendiği, çıkmazlardan çıkmazlara düştüğümüz bir ortamda şair sözcüklerle oyun oynamaya başlamışsa ya ortada söz söyleyecek bir millet yoktur ya da şair cesaretini yitirmiştir. Çıkış için şair bir umut görmüyorsa daha büyük bir bozgundayız demektir. Bozgun büyüyor. İnsanları bir arada tutan bağlar gittikçe sahteleşiyor. Bütün bilimler bizi ya birer yığın ya da birer makina olarak görüyor. İnsan bir istatistik verisi oldu artık. Hayatımız yok. Neo-epik şiirin kahramanlık işlevini bu yüzden önemsiyoruz. Neo-epik şair “zalime kalkan el, haine inen sille” olma iddiasındadır. Nefesimiz tıkanmış durumda. Millet olarak bir nefes almaya ihtiyacımız var. Namus’u okurken şairin, hepimizin taşıdığı kaygıları taşıdığını görüp nefes alıyoruz. Kalkan’ın Salgın’ını okurken şöyle bir irkiliyoruz. Şiir, yitip giden her şeye rağmen bize bir hayat öneriyor. Şair kahramanın peşine düştükçe neo-epik şiir bütün saldırılara rağmen nefes almaya ve aldırmaya devam edecektir. Neo-epik şiirin bayrağını taşıma görevi şu anda insanı bir bütün olarak kavrayan ve kavrattığı anlamla sarsan şiirleriyle Hakan Kalkan’dadır. Onun kuşağının ve yaşıtlarının sorunlarına yaklaşımı ve bu konudaki duyarlığı, Mehmet Âkif’in milletin içinden çıkıp gene millete ulaşan sesini bize yeniden duyurmaktadır. Yaşıtları arasında onunla aynı duyarlığı taşıyan şairlerin varlığı da unutulmamalıdır. Akışını sürdürdüğü için neo-epik şiire akım dedik. Şiirimizin “milletin dinamizmi” üzerinden gürleşmesi için neo-epikten başka bir çıkış yoktur. Şiir artık kalkışılması “cesaret” isteyen işlerimiz arasındadır. 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!


* * * * * * * * * * *

Yazan: kemal | Konu: neoepik | Tarih: 2009-04-17 23:46:37
güzel yazı olmuş ibrahim abi eline sağlık

Bağlantı:: ::

* * * * * * * * * * *

Yazan: kemal | Konu: neoepik | Tarih: 2009-04-17 23:45:59
güzel yazı olmuş ibrahim abi eline sağlık

Bağlantı:: ::

Blogcu ile yapıldı