15/5/2007
İMDER GENEL BAŞKANI İSMET ÖZEL: “İstiklâl Marşı’mızı
Kategori: Belirtilmemiş
İMDER GENEL BAŞKANI İSMET ÖZEL: “İstiklâl Marşı’mızın Hayatımızın Yön Verici Metni Olmasını İstiyoruz”
Sayın basın mensupları, sizi buraya davet edişimizin sebebi İstiklâl Marşı
Derneği’nin niçin kurulduğunu ve İstiklâl Marşı Derneği’nin ne yapacağını size
anlatmak. Bize basın toplantılarının sabahtan yapıldığını söylediler, yarınki
gazeteye yetişsin diye böyle yapılıyormuş. Biz de kendi aramızda davetimize
icabet edecek gazeteci olur mu sorusunu sorduk. Tahminlerimiz doğrultusunda bir
cevap aldık. Tabi sorumuzun ikinci kısmı da yarın gazetelerde yaptığımız basın
toplantısının haber olup olmayacağı idi. Bunu da hep beraber yarın göreceğiz.
Aslında heyecanlı ve telaşlı günler yaşıyoruz. Siyasi çerçeve içinde heyecanlı
ve canlı günler. Dün oylama vardı cumhurbaşkanlığı için TBMM’de. Bugün Genel
Kurmay’ın açıklaması var. Yarın da miting var Çağlayan’da. Bunlar Türkiye’nin
değişik bir dönemden geçtiğini gösteren işaretler.
İstiklâl Marşı Derneği’nin niçin kurulduğunu söylemek için önce bir şeyi
açıklığa kavuşturmamız lazım. Aslında bir şeyler yapmak istiyoruz da İstiklâl
Marşı’nı bahane ediyoruz değil. Aslında bir şeyler yapmak istiyoruz da yapmak
istediğimiz şey yolunda İstiklâl Marşı’nı istismar ederiz diye düşünmedik.
Aslında bir şey yapmak istiyoruz da İstiklâl Marşı’nı suistimal ederek bunu
yaparız diye düşünmedik. Doğrudan doğruya İstiklâl Marşı’nın öne çıkarılması
gerektiğine inandığımız için, İstiklâl Marşı’nın öne çıkarılmasının Türkiye’nin
mübrem İhtiyacı olduğu için İstiklâl Marşı Derneği’ni kurduk. Aslında böyle bir
derneği kurmanın manasız bir şey olduğunu söylemek mümkün. Çünkü Türkiye’de
milli marşın İstiklâl Marşı olduğu bir anayasa hükmü. Bugün 1982 anayasasının 3.
maddesinin 4. bendi bunu beyan ediyor. Dolayısıyla bir şekilde bir devlet
kuruluşu gibi algılanabilir. Aslında bir şekilde devlet kurdurtmalıydı. Ama
böyle olmadı. İstiklâl Marşı devletin –tabii ki engel olmak isteseydi olurdu-
kurdurttuğu bir dernek değil, devletin tercihen istediği bir şey değil.
Türkiye’de sivil toplum kuruluşları denen şeyin pek sivil olmadığı birer
dedikodu olarak dolaşır. Bir netliği sağlamak istiyoruz İstiklâl Marşı Derneği
kurmak ve İstiklâl Marşı’nı öne çıkarmak suretiyle. Çünkü bir bulanıklık var. Bu
bulanıklığı dağıtmak istiyoruz ve Türkiye’nin şu gün vardığı yerde de İstiklâl
Marşı’nın etrafında toplanmış insanların kendilerini hissettirmeleri bir
ihtiyaç. Bu ihtiyaç bugün her zamankinden fazla hissediliyor. Ama kimler
hissediyor, bunu anlamamız lazım. Bunu anlatmamız lazım.
Dünyada herhalde milli marşı kendi başına bir ideoloji temsil eden bir Fransa
vardır, bir de Türkiye. Fransızlar’ın milli marşı Fransız İhtilali sırasında
doğmuş bir şeydir. Türkiye’nin de milli marşı İstiklal Harbi içinde doğmuş bir
şeydir ve çok şükür ki hala milli marş. İstiklâl Marşı ve İstiklâl Harbi bir şey
ifade ediyor idi. Hala bunu ifade etmesini bekliyoruz. Çünkü İstiklal Harbi ve
İstiklâl Marşı’nın kabulünden sonra geçen zaman, bu iki vakıanın özüne sadıktı.
İstiklâl Marşı’nın nasıl bir ideoloji temsil ettiğini burada uzun uzun size
anlatmayacağım, bunun için vaktimiz yok. Ama şunu söyleyeceğim ki, İstiklâl
Marşı’nın bir bütünlük arzetmesi, bir ideoloji olarak vücut bulması, İstiklâl
Marşı’nı doğuran şartların bir sonucudur. İstiklâl Marşı’nı doğuran şartlar
vardı, o şartların sonucu olarak İstiklâl Marşı bir ideolojik bütünlüğü olan
metin olarak doğdu. İstiklâl Marşı’nın ideolojik bütün olarak doğmasına sebep
olan şartlar Türkler için hayat memat meselesinin muacelet kesbettiği bir
durumdu. Yani iki yerde İstiklâl Marşı, başlangıcında ve ortalarında bir yerde
“korkma” der. Demek ki bir korku ile muhatap olan insanlar var. Neyin korkusuydu
bu? Yokluğa mahkûm olma korkusuydu. Bu korku atlatıldıktan sonra, bu korku artık
hissedilmedikten, sonra İstiklâl Marşı rafa kaldırıldı. Sadece rafa
kaldırılmakla kalmadı, İstiklâl Marşı’nın gösterdiği hedef ve istikamet
reddedildi, terkedildi. Her ne kadar anayasamızda Türkiye’nin milli marşı
İstiklâl Marşı’dır diye yazmışsak da bunu başlangıçtaki korkuyu hatırladığımız
için yaptık. Yoksa İstiklâl Marşı dediğim gibi o korku atlatıldıktan, geride
bırakıldıktan sonra ön planda hiç bir zaman olmadı. Çocuklara ezberletildi,
oraya buraya asıldı, resimlendi vs. Ama İstiklâl Marşı bizim toplum hayatımızın
yön verici ve toplum hayatımıza hedef tayin ettirici vasfı kabul edilmedi, bunun
çok bariz bir örneğini size sunayım hemen.
“Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”
İstiklâl Marşı bunu söylüyor. 1932 yılında Arapça aslına uygun olarak ezan
okuyan insanların üç aydan başlamak üzere ağır hapis cezası ile
cezalandırılacağına dair bir yasa çıkıyor. Diyebilirsiniz ki İstiklâl Marşı
burada çiğnenmemiştir, ihlal edilmemiştir. Çünkü onlar da ezandı, Türkçe
okunuyordu vs. Buna tamam, demek ki öyleymiş deriz. Ama anladığımız bir şeyler
vardır bundan. Bu, bu kadarla kalmıyor tabi. İstiklâl Marşı’nın baştan sona
varlık sebebi ile Türkiye’nin yönetilme biçimi arasında bir uyuşmazlık var. Bunu
hatırlatmak için İstiklâl Marşı Derneği’ni kurduk. İstiklâl Marşı’nın ideolojik
bütünlüğü bugüne kadar, cumhuriyet tarihinin içinde hesaba katılmış bir şey
değildir. Hatta onun, bugün hepimizin söylediği besteli hali ile metne tetabuk
etmemektedir. Daha enteresan olan İstiklâl Marşı’nın doğmasına sebep olan
şartların bir daha vuku bulmaması için tedbir alınmamıştır. Eğer İstiklâl Marşı
Türklerin tarihten silinmesi tehlikesi karşısında yazılmış bir metin idiyse
tarihten silinme tehlikesini bir daha yaşamamak üzere Türkiye Cumhuriyeti
idarecileri bir tedbir almamışlardır. Bu bir daha başımıza gelir, biz şunları
şunları yapalım da 1918’de tarihten silinme tehdidi altında kaldığımız gibi
ileriki zamanlarda benzer tehditler altında kalmayalım diye bir tedbir 84 yıl
boyunca alınmamıştır. Bu manada İstiklâl Marşı’nın öne çıkmasında,
anlaşılmasında her mısranın nereye tekabül ettiğinin farkedilmesinde fayda var.
Biz dernek olarak bunu yapacağız.
İlk defa İstiklâl Marşı Derneği’nin kurulduğuna, hatta kurulacağına dair
haberler ortaya çıktığında bir takım beyanlar, bir takım itiraz sayılabilecek
ifadeler doğuverdi. Bunlardan en yaygın olanı şöyleydi: İstiklâl Marşı’nda İslam
kelimesi geçmiyor, İstiklâl Marşı’nda Türk kelimesi geçmiyor. Yani bizim
İstiklâl Marşı Derneği kurmakla aslında hangi niyetle hareket ettiğiniz birileri
tarafından farkedildiği için böyle şeyler söylendi. İstiklâl Marşı’nda İslam
kelimesi, Türk kelimesi geçmiyor. Doğru, okuyoruz, hiçbir yerde İslam kelimesi
ve Türk kelimesi geçmiyor. Peki, sormak lazım “istiklâl” kelimesi geçiyor mu
acaba? Evet, geçiyor. Peki, neyin istiklâli bu? Çok enteresan bir şey bu.
İstiklâl kelimesi Türkçe bir kelimedir. Yani Türklerin dile soktuğu bir
kelimedir. Araplar, istiklâl diye bir kelimeyi, Türkler istiklâl deyinceye kadar
bilmiyorlardı. Etimolojik kökü itibariyle “yüklenip götürme” anlamına gelir.
Acaba “Bu neyin istiklâli?” diye sorduğumuz zaman Türk kelimesi, İslam kelimesi
geçmiyor diyenler nasıl cevap vereceklerdir, bilmiyoruz. Ama biz netlikle burada
Türk istiklâlinin İslâm’ın istklâlinden ayrılmadığınının beyanını gördüğümüzü
beyan ederiz. Yani bu öyle bir şeydi ki, dünyada İslam’ın hala küfre karşı bir
tavır ortaya koyabileceğini İstiklâl Harbi verilmek suretiyle gösterildi. Yani
İstiklâl Marşı ile İslâm ve Türklük o kadar ayrılmaz bir yerdedir ki, İstiklâl
Marşı’ndan başka bir metin bulamazsınız o günlerde İslâm’ın istiklâlinin
vazgeçilmezliğini dile getiren. Bu manada mugalatayla uğraşmaya lüzum yok. Tabi
ki bu Türk istiklâli, tabi ki bu İslam istiklâli. Yani bunları hem Türklere hem
Müslümanlara düşman olanlar, bunları ayrı unsurlar olarak görmeye ve göstermeye
yatkındırlar. Ama İstiklâl Marşı Derneği içinde yer almayı iyi bir şey sayan
insanlar diyorlar ki: Müslüman değilse Türk de değildir. İstiklâl Marşı
derneğinin içinde yer almayı iyi sayan insanlar önce bunu söylüyorlar: “Müslüman
değilse Türk değildir.” Ama insan Müslüman olur Türk olamayabilir, bu başka bir
şey. Ama hem Türk hem gayrimüslim olma ihtimali… böyle bir ihtimal yoktur. Bunu
bize yutturdular. Ben çok şükür kustum bunu. Ben de yutmuştum. Çünkü hepimiz
mecburen eğitimimiz içinde yutuyoruz bunu. Bunu bize neden yutturdular ya da
nasıl yutturdular diye sorduğumuz zaman, gayrimüslim dünya kendi emniyetini
sağlamak için böyle bir ayrım yapmak mecburiyetindeydi. Türklükle Müslümanlığı
ayırmadığı zaman gayrimüslim dünya rahat nefes alamayacaktı. Bunu bir de tarihin
nasıl bir şey olduğunu telkin ederek yaptılar. Yani tarihin nasıl bir şey
olduğuna dair kendilerinin bit kanaati var, bu kanaati bizim kanaatimiz olarak
dayattılar. Biz de madem öyleymiş, her şeyi artık gâvurlar bizden daha iyi
biliyor diye kabul ettik. Tarihimiz diye bir şey henüz yok. Çünkü “Senin tarihin
budur” diye birisi bize bir şey dayatmış. Bizim kendi varlığımız içinden bir
tarih görüşü kendini dışarıya kabul ettirebilmiş değil. Şimdi bu çok önemli bir
şey. Neden önemli?
Türklük bir etnisite meselesi değil, Türklük bir kültürel mesele değildir. Yani
insanlar genetik vasıfları itibariyle Türk olmazlar. Daha da ileride, insanlar
kültürel vasıfları itibariyle Türklerin yaptıklarını yapmak suretiyle de Türk
olmazlar. Türk kültürü diye bir şey de tartışmalı bir şeydir, sınırları tespit
edilemeyecek bir şeydir. Şu dairenin içinde Türk kültürü var diyemezsiniz. Böyle
bir belirginlik asla yok. Genetik olarak Türk olmadığı gibi kültürel olarak da
Türk yok. Türklüğün bir tek belirgin vasfı var: Türklük tarihi bir rol olarak
bariz, net ve sınırları tespit edilebilir bir şey. Ama bunlar kolay
anlaşılabilir şeyler değil. Ben yine İstiklâl Marşı ideolojisi içinden
çıkardığım bir tarifle “Kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir.”
diyorum ama bunu, bu tarihi rolü anlamadan anlamak mümkün değildir. Bir kere bu
tarih dediğimiz şeyin ne olduğunu bilmemiz lazım. Tarihi rolü anlamak için önce
tarihin ne olduğunu bilmemiz lazım. Tarih acaba geçmişte olan vakıaların oluş
sırasına göre farkedilmesi midir? Tarih acaba geçmişin tespiti midir? Varsayalım
ki oluyor. Peki, olan şeyin ne olduğunu tespit etmek nasıl mümkün olacak.
Tarihte depremler, su baskınları, yangınlar, savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar
olmuş. Bunları “şu zaman şu oldu” dediğimiz zaman tarih elde etmiş oluyor muyuz.
Hayır, olmuyoruz. Çünkü bu olayların kimlerin başına geldiğini söylediğimiz
zaman biz tayin yapmak zorundayız. Nerede olduklarını söylediğimiz zaman da bir
tayin yapmak zorundayız. Bütün bu muayyeniyet önceden bizim o kelimelere
verdiğimiz anlamla mümkün olabilir.
Bugün mesela “ortadoğu” diye bir şey diyorsunuz değil mi? “Ortadoğu” ne demek?
Neyin ortası, ne doğusu? “Şimdi yerini ben biliyorum, orası ortadoğu” diyor.
Peki ortadoğu neresi? Yani bir şeye göre doğu değil mi? Birisi kendine göre
adlandırmış. “Hindistan” diyorsun, yerini haritada görüyorsun. Hindistan’da
Budistler çatıştılar, diyelim. Kim bu Hindular, kim Budistler? Bir kere adam
“Sen niye bana Budist diyorsun” diye itiraz ederse nasıl cevaplandıracaksın?
Demek ki bir olayın kimin başına geldiğini tespitte de bizim kendi tayinlerimiz
var, dille oluyor bütün bunlar. Dilin sırlarını çözmeden neyin söylendiğini
bulmak mümkün değil. O yüzden anlaşma zemini lazım. Demek ki sadece tarih olarak
geçmiş olayların sıralanması olarak kabul etsek de bunu sıralayan kişinin
meseleyi nasıl gördüğü belirleyici olacaktır. Demek ki objektif, herkesin
üzerinde anlaşabileceği bir tarih yok. Tarih birinin söylediği bir şey mutlaka.
O birinin durumu da bizi ilgilendirir. Heredot tarihi diyoruz, Heredot’un niyeti
ne ise onu ancak öğrenebiliyoruz, Heredot neyi yazmak istediyse onu yazmak
istemiştir. Bunda daha da serinkanlı bir şey söylenir: İnsan hayatının iyi
geçtiği, insan hayatının problemsiz yaşandığı zamanlarda boşluk vardır, tarih
bunları yazmaz. Tarih dediğimiz şey insanın başına gelen kötü şeylerden
ibarettir. Çünkü insanlar saadet içinde yaşarlarken oturup ne güzel saadet
içinde yaşıyoruz diye not almamışlar. Sadece başlarına taş düştüğü zaman, sağ
kaldılarsa, “Başımıza taş yağdı” diye yazmışlar bir yere. Yoksa geçmiş hakkında
bildiğimiz şeyler hep söylenmese olmayacak, acısı duyulan şeyler. Tatlı olarak
bir şeyler aktarılmışsa orada şüphe duymak lazım. Acaba adam ne demek istedi
falan filan diye. Bizim tarihimiz bize birileri dayattı ve biz de tarihimiz
budur diye kabul ettik. Bunun en son örneği Namık Kemal’in düştüğü tuzak. Ne
diyor? “Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten.” Bunu Osmanlı
İmparatorluğu’nun çökmesi için özel faaliyet gösteren insanlar Osmanlı’lara
kabul ettirdiler. Dediler ki: ”Siz bir aşiretten cihangirane bir devlet
çıkardınız ve o devlet şu anda çöküyor.” Bunu öğrettiler. Bizimkiler de “Bu
devlet çökerse ne yaparız” diye uğraşıp durdular. Hiçbir zaman bir Türk
tarihçisi çıkıp olayın neyi ifade ettiğini, bizim tarihimiz olarak neyi esas
almamız gerektiğini bize göstermedi. Böyle bir tarih yaklaşımımız yok, tarihin
ne olduğuna dair metin de yok, tez de yok. Kısaca şunu bilelim ki tarih,
geçmişle alakalı bir şey değildir. Tarih bütünüyle gelecekle alakalı bir şeydir.
Dolayısıyla kimin geleceği varsa onun bir tarihi vardır. Derler ki: “Geleceğin
çok uzun geçmişi var”
Şimdi bu işle uğraşan insanlar biliyorlar. Tarih dediğimiz şey Hıristiyanlığın
ortaya attığı bir şey. “Önceden tarih yok muydu?” diyeceksiniz. Hıristiyanlar
kıyameti son kabul etmek suretiyle o sona göre insanlık tarihini tayin ettiler.
Müslümanlar böyle şeylerle uğraşmadılar. Aslında tarih bilimine biz Hadis ilmi
dolayısıyla olağanüstü bir katkı yaptık, en azından metodolojik olarak. Ama
bizim kıyameti bir son sayıp ondan geriye doğru olayları değerlendiren bir
yaklaşımımız yok. Biz kıyameti son saymıyoruz çünkü. Şu manada: Biz kıyametten
sonra başımıza ne gelecek, biz onu düşünüyoruz Müslüman olarak. Kıyametin
kopması tabi hoşumuza giden bir şey değil ama asıl ondan sonrası bizim derdimiz.
Hıristiyanların tarihi ile uyuşmamız mümkün değil. Ama Müslüman bir tarihçi
çıkmış mı çıkmamış mı? Bizim vakanüvislerimiz var. Bunu ayrıca konuşmak gerekir.
Biz tarih olarak bizim olmayan bir tarihi biliyoruz. Onun için önce bu
kendimizin ne mana taşıdığını bilmemiz lazım, tarihimizin ne olduğunu
anlayabilmek için. Bunun içinde bir tarihi rol olabilir. Tarihi rol diye bir şey
var. Bir millet tarihi rol olmadan tarih sahnesine çıkamıyor. Bütün milletler
için bu geçerli. Eğer bir milletin tarihi rolü varsa tarih sahnesine çıkmış
oluyor. Türk milleti Müslüman olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Müslüman olmayan
bir Türk milletini tarih sahnesi bilmiyor. Tarih sahnesinde ona bir yer
ayrılmamış. O yüzden tarihi rol işte bu İslam’la tanışan Asya içlerindeki bozkır
ahalisinin oynadığı tol. Bu ayrıca konuşulabilinir. Ama Türk milletinin tarihi
rolü İslam’ın kılıcı olması suretiyle doğdu. İstiklâl Marşı bu tarihi rolün
devam edeceğini müjdeleyen bir metin. Bu tarihin kaldırılmadığını, bu tarihi
rolün iptal edilmediğini söyleyen bir şey. Tabii ki bu tarihi rolün
kaldırılmadığını anlayacağınız yer de Türklerin her şeylerini kaybetmemiş
olmasıyla mümkün.
Bizim cumhuriyet ilan edildikten sonra özellikle askeri birlikler eliyle dağlara
taşlara “Önce Vatan” yazmamızın sebebi tarihi rolümüzü oynayabilmek için önce
vatanımızın elde tutulması, vatanımızın korunması gerektiğini ilan etmekti.
Yoksa deli saçması gibi bir şey. “Önce Vatan” ne demek? Yani önce vatan sonra
dondurma. Olur mu öyle bir şey? İnsanlar İstiklal Harbi’nde ne ile
karşılaştıklarını biliyorlar. Bu karşı karşıya oldukları şeyin nasıl kendi
lehlerine sonuçlanacağını da biliyorlardı. Bu bilgi içinde “Önce Vatan” dediler.
Yani İslam’ın kılıcı olarak tarihi rolünü oynayabilmen için önce vatanın olması
lazım. Çünkü “Bak Kâbe’yi bile aldılar elinden” dediler. Vatanın yoksa tarihi
rolünü oynayamazsın. Peki, ondan sonra bu işler ne oldu? Onu bilmiyoruz. Tarihi
rolü Türkler tekrar talep edecekler mi? Şu gün ki manzaraya baktığınız zaman
böyle bir eğilimle karlılaşmıyoruz. Yani Türkler: “Biz tarihi rolümüzü devam
ettirmeliyiz” gibi bir derdi olan insanlar olarak gözükmüyorlar.
İstiklâl Marşı Derneği ne yapacak? İstiklâl Marşı Derneği Türklere İstiklâl
Marşı’nın niçin onların İstiklâl Marşı olduğunu anlatacak. Bu bir anayasa hükmü
zaten. İstiklâl Marşı resmi bir metin. Bu bakımdan çok talihliyiz. “Neden
bunları söylüyorsun?” dedikleri zaman bana, ben de diyorum ki: “Bunlar İstiklâl
Marşı’nda var.” Olmadığını söylüyorlarsa öğrenmek isterim. Birileri dese ki:
“İstiklâl Marşı Türklerin istiklalinden bahsetmiyor” merakla dinlerim. Bana izah
etsin Türklerin istiklalinin dışında olan şey nedir. İstiklâl Marşı’nın önemini
anlayalım sonra da İstiklâl Marşı’nın nasıl bir siyasi program olduğunu da
konuşabiliriz. Ama bugün bizim tarihi bir rolümüz olamayacağını anlatan ve iyi
bir şey yapıyormuş gibi ortalıkta dolaşan insanlar var. Onlar yüzünden Türkler
tarihi rollerini oynayamıyorlar. İstiklâl Marşı Derneği bu engeli ortadan
kaldırmak istiyor. Nedir engel? Türkiye bir mozaiktir diyorlar. İstiklâl Marşı
Derneği Türkiye’nin bir mozaik olmadığını, İstiklâl Marşı Türkiye’nin bir
olmadığını söylediğini söylüyor. Bilakis Türkiye’nin yekpare bir vücut olduğunu
anlatacak. Anayasa hükmü şu: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ülkesi ve milletiyle
bölünmez bir bütündür.” Devlet ama bu, millet değil. Önemli bir mesele bu. Çok
sarih değil. Mozaik meselesine çok ters düşmüyor anayasanın bu hükmü.
Ama biz Türkiye’nin yekpare bir vücut teşkil ettiğini söylüyoruz. Bize yardım
eden şey ise Lozan Anlaşması’ndadır. Çünkü Lozan Anlaşması, Türkiye’de
gayrimüslimlerin birer azınlık teşkil ettikleri ve haklarının uluslararası
garanti altında olduğunu söylüyor. Demek ki bu vücut içinde Müslüman olmayan
unsurların da yaşayabileceğini anlıyoruz. Bu çok sarih bir şey. Bir vücut var,
eğer bu vücudun bir parçası ise gayrı Müslimler, o zaman azınlık sayılmamaları
gerekiyor. Azınlık demek, o vücudun bir azası olmadığı halde orada bulunan
demektir. ABD’de azınlık var mı? Var tabi, herkes azınlık, eğer o açıdan
bakarsanız. Biz bir gurubuz diyen herkes orda azınlık. Ama orda öyle yasal bir
durum yok. Azınlık haklarının ülkenin kuruluş şartları içinde sayıldığı başka
bir devlet ben bilmiyorum. Bilen varsa öğrenmekten memnun olurum.
Türkiye bir mozaik değil. Türkiye farklı farklı unsurların bir araya gelmesinden
oluşmuş bir milletin yaşadığı bir yer değil. Sadece bununla kalmıyor. Türkiye’de
yaşayan insanlar bir kilimin desenleri de değil. Türkiye’de yaşayan siyasi
görüşlerden birisinin sloganı o: “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” Aynı kilim
fakat farklı farklı desende. İstiklâl Marşı Derneği bu yaklaşımı da reddediyor.
Çünkü bu son derece küçültücü ve rahatsız edici bir tarif. Biz İstiklâl Marşı
Derneği olarak, kendimizi bir desen olarak görmüyoruz. Kendimizin birer
desinatör olduğunu düşünüyoruz. Ve her türkün birer desinatör olduğunu göstermek
istiyoruz. Biz bir desen değiliz, biz desinatörüz. Yani bu topraklar iki kere
bizim tarafımızdan vatan haline getirildi. Biz desinatör olarak burada
bulunuyoruz. Dizaynını yaptık. 13. yüzyılda yaptık, 20. yüzyılın başında bir kez
daha yaptık. İstiklâl Marşı bize bunu öğretiyor.
Günümüzde de etnik mesele çok ciddi bir şeymiş gibi anlaşılıyor. İstiklâl Marşı
bu konuda sarahat arzettiği halde biz bunu anlamakta zorluk çekiyoruz. İstiklâl
Marşı’nın şairi Mehmed Akif Ersoy. İstiklâl Marşı Safahat’ta yer almaz. Çünkü o
derki; “Bu benim eserim değil, bu milletimin eseri.” Bu artistik bir parça
değil, İstiklâl Harbi şartlarında Türk olan herkesin öne çıkardığı bir metin.
Bir takım kayıtlardan öğrendim, İstiklâl Marşı’nın yarışmasına katılan ve ön
elemeyi geçen metinleri gördüm ben. İstiklâl Marşıyla onlar arsında kıyaslanamaz
bir fark var. Hem belagat bakımından hem fikriyat bakımından olağanüstü bir fark
var. Kapatılamayacak kadar büyük bir fark var. Bu manada gerçekten Mehmed
Akif’in hadisesi değil bu. Yani Mehmed Akif’in eseri değil İstiklâl Marşı.
Doğrudan doğruya o sırada İstiklâl Harbi’nin zaferine hayatını bağlamış herkesin
yazdığı bir şeydir. İstiklâl Harbi’nin zaferinden ne koparabilirim diyenlerin
marşı değil. İstiklâl Harbi kaybedilirse her şeyimi kaybederim diyenlerin
marşıdır bu. Dolayısıyla Mehmed Akif ile etnik meseleyi izah etmek mümkün değil.
Ama yine de bu konuda Allah’ın yardımıyla başka bir sarahatimiz var. Yani
Türklüğün tarihi bir rol olduğunu Memmed Akif zımnen ifade ediyor. Herkes Türk
Türk dediğiniz zaman bize karşı söylüyor bunu. Ama biz bunu söylüyoruz zaten:
“Hani, milliyetin İslâm idi… Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın ya milliyetine.
“Arnavut” ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri”
Biz Türk olmayı en önemli vakıa olarak zikrederken kavmimizi ileri sürmüyoruz.
“Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri” biz bunu Mehmed Akif gibi kabul
ediyoruz. Kavmini ileri süren herkes kâfir sayılmalıdır İslam dünyasında. Ben
Müslüman’ım ama Arnavut’um. Bakın Arnavut’um diyorsan kâfir olacaksın diyor.
Bugünkü terminolojiye getirmek istemiyorum işi. Çünkü bugünkü terminoloji çok
daha vahim, etnik terminoloji açısından. Yani eğer İslâm’la kavmini ileri sürmek
uyuşmuyorsa, bugünkü şey, herneyse, o çok kötü bir şey. Biz Türklüğün bir
etnisite olmadığını, Türklüğün bir kültür savunması olmadığını, Türklüğün bir
tarihi rol olduğunu ve sadece bu olduğunu söylüyoruz. Tarihi rol dediğiniz zaman
bugün dünyanın zararına katlanmak zorunda kaldığı sistem karşısındaki duruşu da
ilave ediyoruz. Bu konuda bize İstiklâl Marşı yardım ediyor ve çok büyük imkân
veriyor. Diyor ki;
“Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar”
İstiklâl Marşı diyor ki, Türklerin tarihi rolü, onu tarihten silmek isteyen
medeniyetin bütün faaliyetini etkisiz bırakacaktır. Türklerin tarihi rolü,
medeniyetin Türkleri tarihten silmek faaliyetini etkisiz bırakacaktır. Burada
herhangi bir çarpıtma var mı? Bu sözler başka türlü anlaşılabilir mi? Ama siz
bugün Amerika’dan gelen haberlerle medeniyetler meselesini başka türlü
algılamaya eğilim gösterebilirsiniz. Ama İstiklâl Marşı buna müsaade etmiyor.
Zaten etmediği için de 84 yıl boyunca bir yerde muhafaza edilmiş, korunmuş. Bir
Çin hikâyesinde, kaplumbağa hikâyesinde söylendiği gibi, İstiklâl Marşı’mız
saraydaki kaplumbağadır. Biz onu, kuyruğunu çamurda gezdiren canlı kaplumbağa
olarak görmek istiyoruz. İstiklâl Marşı’mızın hayatımızın yön verici metni
olmasını istiyoruz. Onun için yaptık bu işi.
İnşallah Allah’ın yardımına güveniyoruz.
İstiklâl Marşı Derneği
28 Nisan 2007