her şey ıssızlanırken

15/10/2008

HATA BENİM GÜNAH BENİM, SUÇ BENİM yahut MUSTAFA AKAR CÜMLELERİMİ

Kategori: edebiyat

HAKAN ARSLANBENZER


Atlılar’ı çıkardığımız vakit, bazı başka dergilerin çok meşhur yazarlarının yazılarını okuyan arkadaşlar “İnsanların zihinlerini belirliyorsun,” gibi bir şey söylerlerdi. Övgü mü yergi mi olduğunu pek anlamadığım bu hüküm karşısında üzülürdüm. Çünkü ben insanların zihinlerini belirlemek için değil açmak için yazı yazıyorum. Yazı yazmanın benim üzerimdeki etkisi bu yönde olduğu için, başkaları açısından da böyle olacağını umut etmek de hoşuma gidiyor. Ama her zaman o kadar şanslı olmadığımızı, karşılıklı olarak, bilecek kadar okur yazarlık tecrübem var artık.

Siz insanların zihinlerini belirlemek için yazmasanız da, bazıları olumlu olumsuz, açık veya gizli nedenlerle zihinlerini bu tarz bir belirlenmeye açmış olabilirler. Bundan bir yazar kendi çıkarı için yararlanabilir yahut bana değmeyen yılan bin yaşasın hesabı kendini geri çekebilir böyle şeyler karşısında. Yazılarınızın okunduğunun bir ispatı olarak görebilirsiniz bunu. Anlaşıldığının, kabul edildiğinin, sindirildiğinin? İşte orası biraz karışık.

Bugüne kadar birçok yazı ve konuşmam çeşitli biçimlerde alınıp kullanıldı. Bunların bir kısmı tespit ve iddialarımın söz konusu edilip başka tarafa çekilmesi biçiminde olmuştur. Bunu yaparken de bazıları adımı anmış, bazıları da anmamıştır. Adımı anmayanların en çok kullandığı özne kalıbı “bazıları” ya da “birileri”dir. Bir yazıda “bazıları” veya “birileri” gibi şeyler görürseniz, o ben de olabilirim pekala.

Başka bir tavır, söylediklerimden yola çıkarak söylemediklerimin bana söylettirilmesidir. Mesela birçok yerde vakti zamanında İhsan Deniz’le “tartıştığım, kapıştığım, kavga ettiğim” yazıldı, yazılıyor. Doğrusu, 1997’de, Şehrengiz dergisinde İhsan Deniz’in bize karşı Yeni Şafak’ta yazdıklarına kısa ve kinayeli bir cevap vermiştik. “Biz” derken de İcabi Akçaoğlu’yla birlikte İhsan Deniz’le kavgaya girmeme kararı vermiştik. Kavga etmek istemiyorduk, tamamen sessiz kalmak da iyi değildi. Kinayeli ve kısa cevabımızı bu yüzden yazdık. Bir kere de, 2001 yılında ben İhsan Deniz’e İbrahim Kiras’ın mail grubunda uzun fakat “kapışma ve kavga etme” tavrının tamamen dışında, aksine İhsan Deniz’e neden karşı olmadığımı anlatan bir şey yazmıştım. Bunun dışında İhsan Deniz’le, bu tür şeyleri iddia edenlerin hayal aleminde “kapışmış”, “kavga etmiş” olmalıyım. Hayal alemlerinin ne kadar zengin olduğu ise malumdur malum şahısların.

Bazı yazılarda ise sözlerim veya eylemlerim sahiplenilir. Bu tavır diğerlerine galebe çalar oldu son zamanlarda. Bakıyorsun, neo-epik şiire katılmaya ikna etmek için 97-98’lerde göbek çatlattığım bazı arkadaşlar neo-epik şiirin başlatıcısı, kurucusu payesiyle gezinir olmuşlar. Zamanında boynumda bir idam ilmeği olan neo-epik şiir, şimdi bazılarının omuzlarında apolet haline gelmiş, yahut göğüslerinde cengaverlik nişanı. Ufak tefek değişiklikler yap kullan, miri malı değil mi: Modern epik şiir, yeni epik şiir, yeni epikçi söylem, bazı epik şairler, günümüz epik falan filan vesaire. Okuyucuya bir sıkıntı geldi mi bilmem, ben bunaldım ama.

En bunaltıcısının, en utanç vericisinin en beklenmedik yerde, Dergâh dergisinde ortaya çıkması ise düşündürücü, şaşırtıcı. Mustafa Akar, benim 1996 yılında Dergâh’ta yayımlayıp da 98’de yine Dergâh Yayınları arasında çıkan Dünyaya Saldıran Şair kitabıma da aldığım Edip Cansever yazımdan birkaç cümleyi, inanılmaz bir tertip ve hileyle çalıp Dergâh’ın Eylül 2008 sayısında kendi fikri diye yutturmaya kalkmış. Dergi aynı dergi, konu aynı konu, sözler aynı (biraz tahrifatla tabii) sözler; fakat iki şey değişik. 1996, Hakan Arslanbenzer kazınmak suretiyle 2008, Mustafa Akar yazılmış.

“Hata benim, günah benim, suç benim” diye bir türkü olması lazım, dilime takılıp duruyor. Kim söylüyordu, makamı neydi acaba? Suç benim çünkü benden on iki sene ya da yirmi iki sene önce yazılanları çalıp altına imzamı atmak yerine hemen tamamı benim buluşum, çünkü benim okuyuşum olan fikirler ileri sürerek bunun tüm sorumluluğunu üstüme almıştım. Doğrusunu isterseniz 1996 yılında Dergâh’ta Turgut Uyar, Edip Cansever gibi şairler hakkında yazılar çıkması o kadar sempatik bir şey değildi birçok insan için. Beni çok fazla insan bu ve benzeri yazılarımdan dolayı bir yerlere çekip ya sözde nasihat ettiler, ya bir hışımla ve nefret dolu yüz ifadeleriyle kınadılar, ya da fırça çektiler. “Bu kafirler, bu gavurlar hakkında niye yazıyor”muşum. “Solculara neden prim veriyor”muşum. Mustafa Kutlu’ya güçleri yetmediğinden olacak, gençtim o zaman, genç olduğumun farkında olmasam da, beni bir güzel benzetiyorlardı. Ben de kaş çatıp susuyordum.

Bir dergide (ismini vermeyelim, aman sağcı kardeşlerimiz efelenmesinler heman!) İlhan Berk hakkında yazdığım ve sonra yine aynı kitaba aldığım yazıdan dolayı sakarya meydan muharebesi çıkmıştı. O kadar tantananın arasında sen naptın, derseniz; yazıyı katlayıp cebime koydum, dış kapının yanında bir tabure vardı, ona oturup, dış kapının mandalına tutundum, kaş çatıp sustum bütün akşam. Sonra noldu? Yazı Hasan Aycın’ın himmeti ve Hasan Selami Binay’ın desteğiyle yayımlandı. Hem de tantananın koptuğu dergide. Kıyamet de kopmadı. Sadece belli tespitler ve iddialar içeren bir yazıydı, yazı sonradan okundukça seveni benimseyeni, açık veya gizli iktibas edeni de oldu, sevmeyeni umursamayanı da. Bir yazıydı çünkü. Sadece bir yazı.

Mustafa Akar’a ve Dergâh’ın Eylül sayısında yaptığı işe dönersek, bunun benim için olabilecek en utanç verici ve sıkıntı verici durum olduğunu söylemeliyim. Yukarıda bir kısmını anlattığım hikayeler beni üzdü, zaman zaman bu işleri tümüyle bırakmayı düşünecek kadar çok üzdü; bazen sinirlendirdi, bazen güldürdü. Ama hiçbirinde karşımdaki insan adına bu kadar çok utanmamıştım. Mustafa Akar tüy dikti, sizin anlayacağınız. Daha bir süre o tüyün üstüne tüy dikilebileceğini sanmam.

Şimdi gelelim, ne olup bittiğine. Aşağıda sırayla benim 1996’da, Mustafa Akar’ın ise 2008’de kendi cümleleriymiş gibi kaydettiği cümleler yer alıyor.

1. “Cansever şiirindeki anlatıcı, ‘adam’ ya da ‘ben’ kendisini de diğer insanları da eşyayla aynı derecede algılayan bir şeydir. (…) Bu ‘şeyleşme’ye kestirmeden ‘yabancılaşma’ demek doğru olmaz elbette.” (Hakan Arslanbenzer, Dünyaya Saldıran Şair, Dergâh Yayınları, 1998, s. 84)

“Cansever şiirindeki ‘ben’ kendisini de, diğer insanları da nesnelerle aynı derecede algılayan bir kimsedir. Bu bakış açısı Cansever’de bir yabancılaşmaya (eşyaya veya kendine) yol açmaz.”(Mustafa Akar, Dergâh, Eylül 2008, s. 23)

2. “O, otellerin, alkolün, oyun kağıtlarının, salon meclislerinin, yalnızlık odalarının, modern şehirli insanın yaşama gereçlerinin şairidir.” (Hakan Arslanbenzer, aynı, 87)

“Cansever, otellerin, alkolün, oyun kâğıtlarının, salonların, meclislerin, modern şehirli insanın yaşama gereçlerinin şairidir.” (Mustafa Akar, aynı)

Yazının geri kalanını utançtan okuyamadığım için daha başka türlü ne herzeler yenmiş, haberim yok. Daha da fenası, bu durumu Mustafa Akar’a yazıp yine Dergâh’ta düzeltmesini istediğimde, artık benimle dalga mı geçmek istiyor veyahut çok mu pişkin bilemiyorum, “Hakan ağabey, tırnakla gösterdiğim yerin senin olduğunu yazıya girmeyi unutmuşum,” diye cevap yazdı. Tırnakla gösterdiğim dediği yer, ki benim yukarıdaki tahrifatlı iktibasların yanında artık hiç mesele etmediğim “bir insanın bir nedenle bir şey yapıyor oluşu” ifadesidir; o da gene benim yazıdan. Yukarıya alıntıladığım cümlelerinde tırnak işareti olmadığı bir yana, paragrafa “Gelgelelim, benim Edip Cansever şiiri okumalarımda,” diyerek bostana dalar gibi dalıyor. Burada mevzuu da zaten bu oluşturuyor.

Onlar senin Edip Cansever okumaların değil. Benim Edip Cansever okumalarım. Alibeyköy’de o sıra kaldığım öğrenci evine kapanıp haftalarca Edip Cansever okumalarım yani. Turgut Uyar yazısına dört ay çalışmıştım. Edip Cansever yazısına iki ay. Ki gece gündüz okuyordum zaten. Notlarım defterlere sığmaz olmuştu artık. Fikirlerim doğru mudur yanlış mıdır, beğenir misiniz beğenmez misiniz bilmem; ama dürüst ve bana ait olduklarından kuşkunuz olmasın. Ne söylediysem mutlaka ben söylemişimdir, açıkça ve anlaşılır şekilde başkasının olduğunu belirtmiyorsam.

Hata benim diyorum, çünkü neden haftalarca eve kapanıp şiir okuyasın ki? Çal ondan bundan, “gelgelelim” diye ekle, “ben” de, “benim okumalarım, benim fikirlerim, benim falan filanım”, gönder dergiye bassınlar, ne kadar da şiirden anlayan bir genç desinler. Günah benim, diyorum. Güler misiniz ağlar mısınız ama ben Mustafa Akar da dahil genç yaşlı kayda değer bulduğum herkesin hemen hemen her yazdığını okudum, okuyorum, bir lanete çarptırılmışım gibi de gücümün yettiği yere kadar okuyacakmışım gibi görünüyor. Arabesk şarkımız günah bende demek suretiyle kapanıyor. Suç benim, birçok konuda ilk olmanın, mesela muhafazakar kabul edilen bir dergide (ki şiir söz konusu olduğunda modernliği kuşatacak açıklığa sahip olduğunun ispatı benim kuşağımın burada yazdıklarıdır, herşeyden önce) Edip Cansever yazmanın bedelini ödedim, ödüyorum, dahasını da öderim, hem Mustafa Akar ve benzerlerinin yerine, hem kendi adıma, hem de bize bu bedeli ödeten sözde muhafazakarların (çünkü onların neyi muhafaza ettiklerini öğrenebilmiş değilim, demek ki çok iyi muhafaza buyurmuşlar kendileri) gül hatrı kırılmasın diye ödemeye de devam ediyorum.

Mustafa Akar cümlelerimi iade etsin. Çalmaya merakı varsa da benim gibi okuyan, okumaya devam eden bir yazarı değil de, bir yazar okumazı tercih etsin. Yakalanmamış olur böylece. Benden söylemesi. Çalmak Mustafa Akar’ın işi.


HAKAN ARSLANBENZER



EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!


Blogcu ile yapıldı