her şey ıssızlanırken

2/11/2008

TAHİR EFENDİ BANA KELP DEMİŞ

HAKAN ARSLANBENZER

Önce Tahir efendiyi biraz tanıyalım. 

Yalakadır. “Hakan bir tek sen varsın!” der. Bunu İzmir’den aradığında telefonda söylemiştir. Sıhhiye köprüsünün altında otobüs beklerken söylemiştir. Üsküdar’da yürürken söylemiştir. Cağaloğlu yokuşundan inerken söylemiştir. Gedikpaşa’da söylemiştir. Mektup yazarak söylemiştir. Email atarak söylemiştir. Aynı şeyi başkalarına söylediğine kuşku yoktur. Tahir efendinin yalakalığı karakterinin temellerindendir zira. Kime yalakalık ettiğinin fazla bir önemi yoktur. Neden yalakalık ettiği ise o sırada kimden ne umduğuna bakar. Güçlüysen, dergi çıkarıyorsan, yazarları destekleme yeteneğin varsa Tahir efendi senin baş yalakandır. Dergiyi kapatırsan, gücün elinden giderse, işler senin aleyhine dönerse ya da kendisine mesafe koyarsan Tahir efendi de lafını değiştirecektir: “Hakan’ı bitireceğiz!”


Cahildir. Mehmet Akif’in manzum hikaye yazdığını sanır. Romantizm akımını bilmez. Ya da evinde bir tane bile kitap olmadığı halde iddialı eleştiri yazıları kaleme alır. Şöyle bir cümle kurabilir pekala: “Hakan Arslanbenzer şiiri ‘saf lirik şiir’den yola çıkarak lirizmden ciddi bir kopuşu sağlamıştır.” Oysa Namus ve Başka Şiirler’in arkasındaki kısa not tashihli çıkmıştı; “yazmadım” demek istediğim halde “yazdım” diye çıkmıştı. Yani hiçbir zaman saf anlamda lirik şiirler yazmadım. Ama Tahir epik nedir, lirik neye denir, saf anlamda lirik şiir ne olabilir… bilmediği için tashihli ifadeyi alıp yapıştırır.


Kıskançtır. Ahmet Güntan bir iki yazısında beni andığı için, eskiden önemli şair saydığı Güntan’ı karalamaktan utanmaz. Ya da bizim dergiye şiir veren çoğu kadın şaire evlenme teklif etmiştir. Ben evlendiğim için o da evlenir. Çocuğuma koyacağımı duyurduğum adı o benden önce kendi çocuğuna koyar. Benim kitabımın çıkacağı hafta onun da kitabı çıkar. Gençlik günlerimizde ben Dergâh’a ne zaman şiir gönderecek olsam, o benden bir iki gün, olmadı bir iki saat önce bir şiir çırpıştırıp yetiştirirdi dergiye. Ben “Türk şiiri benim!” demiş bulundum diye o da Türk şiiri benim demeye başlamıştır. Ben mektuplarımı “çok üzgünüm” diye imzaladığım için benden önce davranıp Çok Üzgünüm diye şiirler yazmıştır. Ben dergi çıkardım, o da dergi çıkardı. Editör notuna derginin adını imza diye koyuyordum, o da aynısını yapıyor. Tahir efendinin kıskançlığından yakayı kurtarmak kabil değil. Acaba diyorum yüksekçe bir kayalığa çıkıp Tarzan gibi bağırsam o da bağırır mı? Endonezya’ya taşınsam, o da Malezya’ya mı taşınır? 


Kalabalıktır. Bir Tahir efendi yok, bin Tahir efendi var. İsimleri de ya peygamber ismidir, İbrahim İsmail Mustafa gibi. Ya sahabe ismidir veya ıstılahtır, Cafer Ali Furkan Osman İhsan gibi. Ya sultan ismidir Murat Mehmet Hakan Celal Selçuk gibi. Ya da Abdülkadir gibi Metin gibi Hilmi gibi Cahit gibi çeşitlidir. Neticede, Tahir efendi binbir surattır. Her yerde karşınıza çıkabilir, her kılığa girebilir, maksadına ulaşmak için her yolu deneyebilir. 


Başarısızdır. Başarısızlığını kapatmak için çevirdiği dolaplar ise nispeten bir becerinin ürünüdür. Sen şiir yazarsın, yazı yazarsın, dergi çıkarırsın; hasılı sanatın için herşeyini ortaya koyarsın. Eh bu yüzden de sevimsiz olursun. Tahir efendi çevre edinir. Başarısız başkalarıyla işbirliğine gider. Nefi boğdurulurken Tahir efendi ne yapıyordu dersiniz? 


Kurnazdır. Yedi İklim’in hırçın ve kılıksız genç şairleri arasında kılığı düzgün, temiz çocuktur 1996’da. Şiir gecesinde ortak eylem koymaya karar verirsiniz, Tahir efendi yerinden bile kalkmaz, sesini bile çıkarmaz. Genel olarak kız gibi, karı gibi görünmeyi prensip edinmiştir. Güllü Tahir efendi de diyebiliriz kendisine. Ama bir gerçek var. Kendini her durumda sevimli göstermenin bir bedeli var yani. Tahir efendi mesela cesur olmak nedir bilmeyecek. Cesaretin insanın başına açtığı belalardan yakayı sıyıracak kadar kurnazdır, amenna. Fakat hiç mi meyvesi yok bu cesaret denilen başbelası hususiyetin? Tahir efendi meyvesizdir. Meyvesiz de kalacak. 


Kabızdır. Tutulmuş, tutuk, hatta tutturuk manasında. Herkesten etkilenir mesela şiirde, ama kimseyi etkileyemez. Zaten genel olarak kimse etkilenmez Tahir efendiden. Satılmayan kitabının ilk baskısını ne yaptığını bilmiyoruz, fakat ikinci baskısını hemşehrisi olan başka bir yayıncıya yayımlattığını biliyoruz. Zaten Tahir efendi ne gerekiyorsa odur: Hemşehricidir (Konyalı, Maraşlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Eskişehirli, Adapazarlı Tahir efendilere bilhassa dikkat ediniz.), muhazakardır, avangarttır, İsmet Özelcidir, Sezai Karakoççudur, Eliot’ın Dört Kuartet’ini kitabı mukaddes bellemiştir, halkçıdır, seçkincidir, İslamcıdır ama aynı zamanda ateist olduğunu ilan edecektir, ve tabii daha sonra da pişman olduğunu. Necmettin Erbakan başbakanken beni selamın aleyküm diye selamlardı, 28 Şubat oldu merhaba demeye başladı. 


Aptaldır. Edip Cansever’in Turgut Uyar’dan daha önemli bir şair olduğunu iddia ederdi. O zamanki moda öyle olduğu için. Sonra Uyar moda olmaya başladı. Turgut Uyar demeye başladı. İsmet Özel, Metin Eloğlu’nu modernizmin zirvesi ilan etti, Eloğlucu oldu. Kafası çalışmadığı için ne okunacağını, ne düşünüleceğini, şiirde ne yapılacağını kendisi kestiremez. Ama kurnaz olduğu için neyin moda olduğuna, neyin geçerli olabileceğine dikkat eder. Kış geldiği için değil herkes öyle yapıyor diye kalın giyinir. 


Şimdi gelelim bana kelp dediğine. 


Mesela “türedi ansiklopedist” demiş. Tüylerimi diken diken ediyor bu söz. Türedilik hakaret, tamam peki; ansiklopedist nasıl bir icattır Ya Rabbi! 


Yeni yetme” demiş. 37 yaşındayım, iki çocuğum var, üç beş tane dergi çıkardım, hayatımın yarısı okuyarak, diğer yarısı da acı çekerek geçti. Aklını alırım Tahir efendi! Kendine gel. 


“Bazıları neo-epiğin kurallarını sürekli değiştirdiğini iddia etse de” demiş. Aç bu sene çıkardığın eleştiri kitabını oku Tahir efendi. Süreçsellik, progresiflik fikrini seninle birlikte 1998-2001 sürecinde birlikte ortaya attık. Hani o yazıları kitabına almasan, Tahir davayı satmış derdim de, on yıl sonra çıkardığın kitabına virgülüne dokunmadan almışsın. 


“Benim Edip Cansever okumalarım” deyip arkasından benim Dünyaya Saldıran Şair kitabımdan cümleleri bir iki kelimeyi tahrif ederek olduğu gibi alıntılamış. Senin çok tuhaf işlerini gördüm Tahir efendi bugüne kadar, ama buna pes dedim doğrusu. Napıyorsun oğlum sen? Hasta mısın? 


“Okşarsan kaldırırsın” demiş bir Tahire efendi de. Buna kızmadım doğrusunu isterseniz. Cinsel olarak sağlıklı olduğumu düşündüğü için teşekkür ederim Tahire efendiye. Evli olmasam kendisine imzalı fotoğrafımı da gönderirdim rabıta ve tefekkür yapıp kendinden geçmesi için, ama ailemin mürşitliğini yapmak bana yetiyor, üstü kalsın. 


Başka bir Tahire de eleştiri ahlakından söz ederek ona Fayrap’ın 8. sayısında “cahilin biri” dememi diline dolamış. Valla, Tahire efendi, adımı anmadan o kadar çok aleyhimde yazdınız ki ben de hepinizi birden anonim bir surette halletmenin en doğrusu olduğuna karar verdim. Ve unutma ki belli bir kişinin belli bir metnini açıkça belirterek yazmanın gerekliliğini sizlere öğreten, daha doğrusu öğretmeye çalışıp da öğretemeyen bu satırların yazarıydı Atlılar çıkarken. “Bazıları” veya “birileri” demenizi yasaklamıştım. Yasaklamıştım da ne oldu? Gene bazıları birileri diye yazıp yazıp duruyorsunuz. Ben sadece bir kişiyim. Bazıları birileri değilim. 


Tahirlerin yaptığı herşeyi sayıp dökmek kolay değil. Her birini belli bir problem, bir vaka olarak incelemeye kalksam küçük bir kitap olur sanırım. Aslında hiç fena fikir de değil. Benim her saniye uydurduğum, çoğunu uydurur uydurmaz bir kenara bırakıp konunun daha vahim bir noktasına yöneldiğim yüzlerce, binlerce fikrimden sadece biri. Fikir, düşünce doğruyu arama kabul veya kaziyesi üzerine kuruludur, ama yanlışlıktan beslenir. Tahir efendinin dedikoduları, tripleri, adilikleri, çirkinlikleri, münafıklıkları filan sadece beni ve benim gibileri bir an zor durumda bırakan gelip geçici sen-ben davalarından ibaret. Bunları konuştuğum için birçok insan beni yanlış anladı; boşvermem konusunda da bol bol tavsiye aldım, almaya da devam ediyorum. Benim canımı yakan okuyucunun, takipçilerimin canını yakmaz ne de olsa; bunu artık öğrendim. Ama bu kötülüklerin birer düşünme nedeni olduğunu takipçilerim de okuyucular da pek anlayamıyor bence. 


Ben sizler kadar mutlu bir insan değilim. Allah’ın bana nasip ettiklerinin verdiği içten içe bir mutluluk ve huzur da var; ama rahat, düşüncelerden uzak, takıntısız, telaşesiz biri değilim. Tahir ve Tahirelere katlanamıyorum mesela. Bir insanın bu kadar aptal ve kötü olabileceğini kabul etmekte güçlük çekiyorum. Ve düşünüyorum, bu nedir, nasıl işler, gerekçesi nedir? Karşısında yapılması gerekenler nelerdir? Mesela gizli rekabet ve çekememezlik; edebiyatımızı ilk günden beri kat etmiş, kuşatmış, içten içe etki etmiş hatta biraz belirlemiş bir durumdur. Arkadaşlık, saygı, adalet ve müsamahanın olmadığı söylenemez bütünüyle. Ama haset, kin ve nefret, adilik, kötülük çoğunluktadır. Nefi boğdurulurken Tahir efendi gerçekten tam olarak ne yapıyordu? 


Bu çirkin konuyla ilgili bildiğim tek güzel şey, Tahir efendi hakkında bütün bilgimizin Nefi’ye kelp dediği ve cevabını alıp oturduğu. Bizi yargılarlar, cezalandırırlar. Mutluluk verici bir şey sayılmaz. Fakat Tahir efendiyi unuturlar. Bu, bu işte bir insanın başına gelebilecek en kötü şey. 


Nasıl, Tahir efendi, bozuldun mu? Bozulma bence. Olur ya, titiz bir edebiyat tarihçisi binlerce, milyonlarca metni tarayıp bu yazıda kimlerden söz edildiğini tek tek tespit edebilir. Böylece Hakan Arslanbenzer’in Tahir efendisi olarak tarihe geçersin. Zaten baksana Tahir’le tarih’in harfleri bile ortak. Sadece Tahir’de yanlış yerde duruyorlar o kadar. Sen de yanlış yerde duruyorsun. Ama dur, kıpırdama, fotoğrafını çekiyorum, şak! Biraz silik görünüyorsun fotoğrafta ama sen zaten makinayla çekilen fotoğraflarında da silik çıkıyorsun. 


Silik. Tahir efendi sen busun.

15/10/2008

HATA BENİM GÜNAH BENİM, SUÇ BENİM yahut MUSTAFA AKAR CÜMLELERİMİ

HAKAN ARSLANBENZER


Atlılar’ı çıkardığımız vakit, bazı başka dergilerin çok meşhur yazarlarının yazılarını okuyan arkadaşlar “İnsanların zihinlerini belirliyorsun,” gibi bir şey söylerlerdi. Övgü mü yergi mi olduğunu pek anlamadığım bu hüküm karşısında üzülürdüm. Çünkü ben insanların zihinlerini belirlemek için değil açmak için yazı yazıyorum. Yazı yazmanın benim üzerimdeki etkisi bu yönde olduğu için, başkaları açısından da böyle olacağını umut etmek de hoşuma gidiyor. Ama her zaman o kadar şanslı olmadığımızı, karşılıklı olarak, bilecek kadar okur yazarlık tecrübem var artık.

Siz insanların zihinlerini belirlemek için yazmasanız da, bazıları olumlu olumsuz, açık veya gizli nedenlerle zihinlerini bu tarz bir belirlenmeye açmış olabilirler. Bundan bir yazar kendi çıkarı için yararlanabilir yahut bana değmeyen yılan bin yaşasın hesabı kendini geri çekebilir böyle şeyler karşısında. Yazılarınızın okunduğunun bir ispatı olarak görebilirsiniz bunu. Anlaşıldığının, kabul edildiğinin, sindirildiğinin? İşte orası biraz karışık.

Bugüne kadar birçok yazı ve konuşmam çeşitli biçimlerde alınıp kullanıldı. Bunların bir kısmı tespit ve iddialarımın söz konusu edilip başka tarafa çekilmesi biçiminde olmuştur. Bunu yaparken de bazıları adımı anmış, bazıları da anmamıştır. Adımı anmayanların en çok kullandığı özne kalıbı “bazıları” ya da “birileri”dir. Bir yazıda “bazıları” veya “birileri” gibi şeyler görürseniz, o ben de olabilirim pekala.

Başka bir tavır, söylediklerimden yola çıkarak söylemediklerimin bana söylettirilmesidir. Mesela birçok yerde vakti zamanında İhsan Deniz’le “tartıştığım, kapıştığım, kavga ettiğim” yazıldı, yazılıyor. Doğrusu, 1997’de, Şehrengiz dergisinde İhsan Deniz’in bize karşı Yeni Şafak’ta yazdıklarına kısa ve kinayeli bir cevap vermiştik. “Biz” derken de İcabi Akçaoğlu’yla birlikte İhsan Deniz’le kavgaya girmeme kararı vermiştik. Kavga etmek istemiyorduk, tamamen sessiz kalmak da iyi değildi. Kinayeli ve kısa cevabımızı bu yüzden yazdık. Bir kere de, 2001 yılında ben İhsan Deniz’e İbrahim Kiras’ın mail grubunda uzun fakat “kapışma ve kavga etme” tavrının tamamen dışında, aksine İhsan Deniz’e neden karşı olmadığımı anlatan bir şey yazmıştım. Bunun dışında İhsan Deniz’le, bu tür şeyleri iddia edenlerin hayal aleminde “kapışmış”, “kavga etmiş” olmalıyım. Hayal alemlerinin ne kadar zengin olduğu ise malumdur malum şahısların.

Bazı yazılarda ise sözlerim veya eylemlerim sahiplenilir. Bu tavır diğerlerine galebe çalar oldu son zamanlarda. Bakıyorsun, neo-epik şiire katılmaya ikna etmek için 97-98’lerde göbek çatlattığım bazı arkadaşlar neo-epik şiirin başlatıcısı, kurucusu payesiyle gezinir olmuşlar. Zamanında boynumda bir idam ilmeği olan neo-epik şiir, şimdi bazılarının omuzlarında apolet haline gelmiş, yahut göğüslerinde cengaverlik nişanı. Ufak tefek değişiklikler yap kullan, miri malı değil mi: Modern epik şiir, yeni epik şiir, yeni epikçi söylem, bazı epik şairler, günümüz epik falan filan vesaire. Okuyucuya bir sıkıntı geldi mi bilmem, ben bunaldım ama.

En bunaltıcısının, en utanç vericisinin en beklenmedik yerde, Dergâh dergisinde ortaya çıkması ise düşündürücü, şaşırtıcı. Mustafa Akar, benim 1996 yılında Dergâh’ta yayımlayıp da 98’de yine Dergâh Yayınları arasında çıkan Dünyaya Saldıran Şair kitabıma da aldığım Edip Cansever yazımdan birkaç cümleyi, inanılmaz bir tertip ve hileyle çalıp Dergâh’ın Eylül 2008 sayısında kendi fikri diye yutturmaya kalkmış. Dergi aynı dergi, konu aynı konu, sözler aynı (biraz tahrifatla tabii) sözler; fakat iki şey değişik. 1996, Hakan Arslanbenzer kazınmak suretiyle 2008, Mustafa Akar yazılmış.

“Hata benim, günah benim, suç benim” diye bir türkü olması lazım, dilime takılıp duruyor. Kim söylüyordu, makamı neydi acaba? Suç benim çünkü benden on iki sene ya da yirmi iki sene önce yazılanları çalıp altına imzamı atmak yerine hemen tamamı benim buluşum, çünkü benim okuyuşum olan fikirler ileri sürerek bunun tüm sorumluluğunu üstüme almıştım. Doğrusunu isterseniz 1996 yılında Dergâh’ta Turgut Uyar, Edip Cansever gibi şairler hakkında yazılar çıkması o kadar sempatik bir şey değildi birçok insan için. Beni çok fazla insan bu ve benzeri yazılarımdan dolayı bir yerlere çekip ya sözde nasihat ettiler, ya bir hışımla ve nefret dolu yüz ifadeleriyle kınadılar, ya da fırça çektiler. “Bu kafirler, bu gavurlar hakkında niye yazıyor”muşum. “Solculara neden prim veriyor”muşum. Mustafa Kutlu’ya güçleri yetmediğinden olacak, gençtim o zaman, genç olduğumun farkında olmasam da, beni bir güzel benzetiyorlardı. Ben de kaş çatıp susuyordum.

Bir dergide (ismini vermeyelim, aman sağcı kardeşlerimiz efelenmesinler heman!) İlhan Berk hakkında yazdığım ve sonra yine aynı kitaba aldığım yazıdan dolayı sakarya meydan muharebesi çıkmıştı. O kadar tantananın arasında sen naptın, derseniz; yazıyı katlayıp cebime koydum, dış kapının yanında bir tabure vardı, ona oturup, dış kapının mandalına tutundum, kaş çatıp sustum bütün akşam. Sonra noldu? Yazı Hasan Aycın’ın himmeti ve Hasan Selami Binay’ın desteğiyle yayımlandı. Hem de tantananın koptuğu dergide. Kıyamet de kopmadı. Sadece belli tespitler ve iddialar içeren bir yazıydı, yazı sonradan okundukça seveni benimseyeni, açık veya gizli iktibas edeni de oldu, sevmeyeni umursamayanı da. Bir yazıydı çünkü. Sadece bir yazı.

Mustafa Akar’a ve Dergâh’ın Eylül sayısında yaptığı işe dönersek, bunun benim için olabilecek en utanç verici ve sıkıntı verici durum olduğunu söylemeliyim. Yukarıda bir kısmını anlattığım hikayeler beni üzdü, zaman zaman bu işleri tümüyle bırakmayı düşünecek kadar çok üzdü; bazen sinirlendirdi, bazen güldürdü. Ama hiçbirinde karşımdaki insan adına bu kadar çok utanmamıştım. Mustafa Akar tüy dikti, sizin anlayacağınız. Daha bir süre o tüyün üstüne tüy dikilebileceğini sanmam.

Şimdi gelelim, ne olup bittiğine. Aşağıda sırayla benim 1996’da, Mustafa Akar’ın ise 2008’de kendi cümleleriymiş gibi kaydettiği cümleler yer alıyor.

1. “Cansever şiirindeki anlatıcı, ‘adam’ ya da ‘ben’ kendisini de diğer insanları da eşyayla aynı derecede algılayan bir şeydir. (…) Bu ‘şeyleşme’ye kestirmeden ‘yabancılaşma’ demek doğru olmaz elbette.” (Hakan Arslanbenzer, Dünyaya Saldıran Şair, Dergâh Yayınları, 1998, s. 84)

“Cansever şiirindeki ‘ben’ kendisini de, diğer insanları da nesnelerle aynı derecede algılayan bir kimsedir. Bu bakış açısı Cansever’de bir yabancılaşmaya (eşyaya veya kendine) yol açmaz.”(Mustafa Akar, Dergâh, Eylül 2008, s. 23)

2. “O, otellerin, alkolün, oyun kağıtlarının, salon meclislerinin, yalnızlık odalarının, modern şehirli insanın yaşama gereçlerinin şairidir.” (Hakan Arslanbenzer, aynı, 87)

“Cansever, otellerin, alkolün, oyun kâğıtlarının, salonların, meclislerin, modern şehirli insanın yaşama gereçlerinin şairidir.” (Mustafa Akar, aynı)

Yazının geri kalanını utançtan okuyamadığım için daha başka türlü ne herzeler yenmiş, haberim yok. Daha da fenası, bu durumu Mustafa Akar’a yazıp yine Dergâh’ta düzeltmesini istediğimde, artık benimle dalga mı geçmek istiyor veyahut çok mu pişkin bilemiyorum, “Hakan ağabey, tırnakla gösterdiğim yerin senin olduğunu yazıya girmeyi unutmuşum,” diye cevap yazdı. Tırnakla gösterdiğim dediği yer, ki benim yukarıdaki tahrifatlı iktibasların yanında artık hiç mesele etmediğim “bir insanın bir nedenle bir şey yapıyor oluşu” ifadesidir; o da gene benim yazıdan. Yukarıya alıntıladığım cümlelerinde tırnak işareti olmadığı bir yana, paragrafa “Gelgelelim, benim Edip Cansever şiiri okumalarımda,” diyerek bostana dalar gibi dalıyor. Burada mevzuu da zaten bu oluşturuyor.

Onlar senin Edip Cansever okumaların değil. Benim Edip Cansever okumalarım. Alibeyköy’de o sıra kaldığım öğrenci evine kapanıp haftalarca Edip Cansever okumalarım yani. Turgut Uyar yazısına dört ay çalışmıştım. Edip Cansever yazısına iki ay. Ki gece gündüz okuyordum zaten. Notlarım defterlere sığmaz olmuştu artık. Fikirlerim doğru mudur yanlış mıdır, beğenir misiniz beğenmez misiniz bilmem; ama dürüst ve bana ait olduklarından kuşkunuz olmasın. Ne söylediysem mutlaka ben söylemişimdir, açıkça ve anlaşılır şekilde başkasının olduğunu belirtmiyorsam.

Hata benim diyorum, çünkü neden haftalarca eve kapanıp şiir okuyasın ki? Çal ondan bundan, “gelgelelim” diye ekle, “ben” de, “benim okumalarım, benim fikirlerim, benim falan filanım”, gönder dergiye bassınlar, ne kadar da şiirden anlayan bir genç desinler. Günah benim, diyorum. Güler misiniz ağlar mısınız ama ben Mustafa Akar da dahil genç yaşlı kayda değer bulduğum herkesin hemen hemen her yazdığını okudum, okuyorum, bir lanete çarptırılmışım gibi de gücümün yettiği yere kadar okuyacakmışım gibi görünüyor. Arabesk şarkımız günah bende demek suretiyle kapanıyor. Suç benim, birçok konuda ilk olmanın, mesela muhafazakar kabul edilen bir dergide (ki şiir söz konusu olduğunda modernliği kuşatacak açıklığa sahip olduğunun ispatı benim kuşağımın burada yazdıklarıdır, herşeyden önce) Edip Cansever yazmanın bedelini ödedim, ödüyorum, dahasını da öderim, hem Mustafa Akar ve benzerlerinin yerine, hem kendi adıma, hem de bize bu bedeli ödeten sözde muhafazakarların (çünkü onların neyi muhafaza ettiklerini öğrenebilmiş değilim, demek ki çok iyi muhafaza buyurmuşlar kendileri) gül hatrı kırılmasın diye ödemeye de devam ediyorum.

Mustafa Akar cümlelerimi iade etsin. Çalmaya merakı varsa da benim gibi okuyan, okumaya devam eden bir yazarı değil de, bir yazar okumazı tercih etsin. Yakalanmamış olur böylece. Benden söylemesi. Çalmak Mustafa Akar’ın işi.


HAKAN ARSLANBENZER



11/5/2007

NEO-EPİK ŞİİR ÜZERİNE

 

 

 

MODERN TÜRK ŞİİRİ ÜZERİNE

-Modern Türk Şiirinde Epik Damar-

HAKAN KALKAN


Modern şiir deyince akla ilk gelenin modern hayata karşı bir tepki, şaşkınlık ve bunlarla birlikte ortaya çıkan şairin saçmalamaları gelmelidir. Modern şiir ortaya çıkışını zırvanın alanından saçmalığın alanına geçerek gerçekleştirmiştir. Söz saçılan bir şey olmuş, saçıldıkça hem şairini hem de okurunu yaralamıştır ya da yaralı olduklarını hatırlatmıştır. Modern dünya karşısında bocalayanın, insana karşı yapılanları kabullenmeyenlerin sesi olmuştur şiir. Türk şiiri tam da buradan başlayarak büyük atılımlarını gerçekleştirmiştir. Modern Türk şiiri ne sanıldığı gibi atılımını geç gerçekleştirmiş ne de tamamen etkilenme sonucu doğmuştur. Çünkü Türk şiiri atılımlarını Sezai Karakoç’un da dediği gibi hep toplumsal olayların değişimleriyle sağlamıştır. İster modernizmi Divan şiirinin son dönemlerinden başlatalım istersek Tanzimat şiiriyle birlikte analım, şiirimiz kendi dinamiklerini oluşturarak atılımını gerçekleştirmiştir. Şiirimiz her zaman gücünü kendi insanından almıştır. Yine de kabul edilmesi gereken şey, modern şiiri en kesin hatlarıyla Garip Akımı’yla başlatmanın doğru olacağıdır. En kesin çizgileriyle diyorum çünkü yarattığı etki kadar tepki de doğurmuştur bu şiir. Hem biçimsel hem de içerik açısından yepyeni bir şiir vardır karşımızda. Büyük hayallerden “Süleyman Efendinin nasrı” na geçilmesi bile büyük atılımı Garip Akımı’yla başlatmamıza, genel çizgiler içerisinde, yeterlidir. Türk şiiri burada kalmamış, Süleyman Efendinin nasırından dünya karşısında bunalan, kendine güvenli bir yer arayan insana geçmiştir. Sirkeciden kalkan tren bütün dünyayı dolaşmaktadır artık. Merkezinde insan olan, insanı ıskalamadan varlığını sürdüren bir şiirimiz vardır.

II. Yeni şiiriyle birlikte en büyük atılımını 1960’lı yıllarda gerçekleştirir şiirimiz. Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Turgut Uyar şiirimizi en gür sesiyle duyurur. Daha sonra gelen İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu bu gürleşmeyi yeni atılımlarla yeni bir alana taşır. II. Yeni şiirinin şiirimizi gürleştirmesi epik şiire doğru yönelmesidir. Özellikle II. Yeni’nin ikinci döneminde artık merkezde Türk insanı vardır. Bütün gücünü milletinden alan ve sesini milletine duyurmak isteyen bir şiirle karşılaşırız. Cemal Süreya’nın Göçebe, Turgut Uyar’ın Tütünler Islak, Sezai Karakoç’un Körfez/ Şahdamar/ Sesler adlı kitapları şiirimizin nereye ve nasıl gürleşerek atılım sağladığını göstermektedir. Ama ne yazık ki şiirimiz bu atılımlardan yeni alanlara geçecekken 70’lı yıllardan sonra güdükleşmiştir. Epik atılım yerini ne idüğü belirsiz şiirlere bırakmış, şiirimizde hiç olmadığı kadar bir güdükleşme gerçekleşmiştir. Epik şiirden uzaklaştıkça şiirimizin güdükleşmesi lirik şiir alanına girmesi kadar şiirin tanımının bir şekilde dönüştürülmesiyle ilgilidir. Büyük şairler dendiği zaman aklımıza Fikret-Akif- Nazım gelmesi hiç de rastlantısal değildir. Cumhuriyetten günümüze özellikle lirik şiirin ya da lirik yazan şairlerin lise kitaplarına alınmasına rağmen şiir kamusunda pek tutulmamaları şiirimizin hangi damarla beslendiğini açıkça göstermektedir. İster Yahya Kemal diyelim ister A. Hamdi Tanpınar diyelim onca desteğe rağmen bir Akif kadar Türk insanı arasında tanınmamıştır. 

Lirik bir dünya dili olsa bu dil uluslar arası parlamento hitabetinin herkesçe bilinen söylemine sahip karışık, vurgusuz ve özsüz eserler ortaya koyardı. G. Apollinaire

Amacım bu şairleri ya da lirik şiiri görmezlikten gelmek değildir. Asıl vurgulamak istediğim şiirimizin hangi duyarlılıklar etrafında gürleştiğini sebepleriyle ortaya koymaktır. Şiirin, şairin, üç sesi olduğunu söyler TS Eliot. Bunlardan birincisi şairin kendi kendisiyle konuşmasıdır ki burada bir muhatap yoktur, şairin kendisi bile şiirin muhatabı değildir. İkinci ses, şairin kendine seslenirken topluluğa seslenişidir. Dramatik şiir dediğimiz şiirin bir bakıma tanımıdır bu. Diğer ses ise şairin topluluğa seslendiği epik sestir. Günümüzde Türk şiirinden kopuşu sağlayan, atılımı güdükleştiren şairin bile söylediğini anlamdıramamasıdır. Oysa Türk şiiri her on yılda bir atılımlar gerçekleştiren bir şiirdir.  

Yirmi yıl önceki üslupla bugün iyi şiir yazılmaz; çünkü bunu yapan şair hayattan kopmuş sadece kitaplara, adetlere ve klişelere göre düşünüyor demektir. Oysaki unutulan bir üslubu tekrar canlandırmayı, sanatın hayattan koptuğunu fark eden bir şair, sadece o üsluptan bir hamur mayası gibi yararlanmak ya da sanatı ile yaşamı birleştireceği çağdaş sanatta eksikliğini hissettiği bir eleman bulmak için denemelidir. Ezra Pound, Geçmişe Bir Bakış  

İçkin olanın, kavranabilir olanın alanında dolanan epik şiirin özünü kuruyup ama belirli aşamaları kat edip günümüzün şartlarına uygulanması gerekmektedir. Tanımı ister neo-epik şiir olsun ister anti- konformist ya da başka adlandırmalar olsun, yeniden atılımını epik şiirle gerçekleştirecektir.   

Modern şiir doğuşunu modern dünyada assimilée olmamaya borçludur. Öyleyse bu ayak direyişin örnekleri Türk şiirine çıkış yolunu gösterebilir. İyi bakıldığında modern Türk şiirine varan yolun iki ana çizgiden oluştuğu farkedilecektir. Bunlardan biri ethos ağırlıklı Fikret- Akif-Nazım çizgisi, diğeri de pathos ağırlıklı Yahya Kemal-Ahmet Haşim çizgisidir. Birinci şiir çizgisi estetik yapısını dilin coşkun, sarsıcı, özelliklerinde arar. Ulaşılacak bir yer, hissedilecek bir zaman ve birlikteliklerinden yarar umulan insanlar vardır. Fikret-Akif-Nazım çizgisi. Dolayısıyla hamurun mevcut olduğuna, milletin dinamizminin şiire ilişkin değerleri besleyip büyütüleceğine inanırlar. Kararlara doğru bir şiirdir bu. İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu

Milletin dinamizmine dayanmayan şiirin ancak desteklerle kısmen ayakta kalacağını bize tarih göstermiştir. Hiç kimse Fuzuli’den bahsetmeden şiirden bahsedemez. Çünkü Fuzuli insanı kavramış, onu şekle bürümeden bize yeniden ulaştırmış bir şairdir. Epiğin ta kendisidir. Dünyada var olmanın ne olduğunu bize yeniden fark ettirir. Günümüz şairlerinin yazdıklarında bir şeyler bulamayışımızın sebebi şiir adına ortaya konulanların birer zırva oluşuyla ilgilidir. Zırvadır çünkü bir şeyi karşılamaz. Zırvadır çünkü okuyucundan bir şey alıp ona yeni bir şey katmaz. İnsandan kopuktur. Şiirin anlamının şairin karnında olduğu düşüncesi on yıllar önce iflas etmiş, imge bir olanak olarak Türk şiirinde bir süre varlığını gösterip sessizce yerini terk etmiştir. Modern Türk şiirinden bahsedebiliyorsak bunun ilk ve vazgeçilemez unsuru şiirimizin insandan besleniyor olmasıdır. Şiir insana kendi olabilmesinin değerini gösterir. İnsansa çevresinden kopuk, soyutlanmış bir varlık değildir. Şiirimiz ancak kendi insanına yaslanarak, onun değerleri etrafında ama hiçbir etki altında kalmadan, hiçbir şeye boyun eğmeden ve toplumun ruhunu topluluk ruhundan ayırarak yeni atılımını gerçekleştirebilir. Buysa ancak epik şiire vereceği değer ve önemle ilgilidir. Epik kendi içinden tamamlanmış bir hayatın bütünselliğine biçim verir. Modern şiir bu bütünselliği yakalayıp yeniden anlamlandırarak varlığını koruyabilir. Modern şiirin doğuşunu göz önünde bulundurarak onu es geçmeden, gelenekten kopmadan ama tamamen ona bağlı kalmadan yoluna devam edecektir Türk şiiri. Modern şiirin kendisi zaten gelenek oluşturup onu tekrar yıkarak yeni bir yapı kazandıran şiirdir. Günümüz şiirinin epiğe yönelmesi gerekmektedir. Özellikle günümüz şiirinde örneklerine rastladığımız epik şiirlerin genç şairlere ve okuyuculara sunduklarını iyi değerlendirerek, çıkmaza geremeyecek kadar bile takati kalmamış şiirimizin ne tür olanaklar barındırdığını görmüş olacağız. Bütünü bize sunacak, millet olarak hangi şartları taşıdığımızı, hangi olanakların bizi yeniden ayağa kaldıracağını yine şiirimize bakarak anlayabiliriz. Şiirden bahsedemiyorsak bir milletten de bahsedemiyoruz demektir. Çünkü şiiri takip ettiğimizde ulaşacağımız yer Türk şiiridir. Özellikle Türk düşünürlerinin(?)kendi değerlerini görmezden gelerek Batı karşısındaki hayranlıklarına kanmayacak, kendi dilinin olanaklarını, kendi edebiyatının yüceliklerini görebilecek bir neslin yetişmesi şiirin tadına varmakla mümkündür. Şiire varmak kadar, şiirin varabileceği insan olabilmek gerekmektedir. Bize en güzelin bilgisini şiir sunar. Şiirin güzel söz söyleme sanatı olmadığını, zırvayla saçma arasındaki farkın bir şekilde fark ettirildiği metinlerin yayımlanması çok önemlidir. Şiiri bilmek hayatın anlamlarına varmak demektir. Epik şiir bize anlamların bütününü sunar. Epik şiir bize soyluluğumuzu yeniden hatırlatır. İnsan olarak dünyada kapladığımız yeri gösterir. Türk şiiri büyüklüğünü insana yönelişine borçludur. Bu görmezlikten gelinerek yeni bir şiir oluşturulamaz. 

Epikte bütünsellik kendisini ancak nesnenin içeriklerinde sahiden açığa vurabilir: Özne üstüdür, aşkındır, bir vahiy bir bağıştır. Epiğin Öznesi canlı ampirik insandır hep, ama bu insanın hayata hükmeden yaratıcı kibri büyük epiklerde tevazuya ve seyre dalmış düşünceye dönüşür: Sıradan hayatın ortasında sıradan bir insan olan ona böylesine beklenmedik, böylesine doğal bir şekilde görünüvermiş olan ışıltılı anlam karşısında söze dökülemeyecek bir hayranlığa dönüşür. Georg Lukacs  

Şiir boşumuza gelendir. Şair kadar okurun da şiiri kabul edebilecek bir yapıya sahip olması gerekmektedir. Şiirin ikiyüzlü okuyucusu olamaz. Özellikle epik şiir için bu söz konusu bile edilemez. Şiir şairiyle başlayan okuruyla anlamını bulan bir süreçtir. Söz konusu edilen Türk şiiriyse bu kopmaz bir bağ içindedir. Kimlerin bu bağı görmezden gelerek şiir kamusunda söz söyleme hakkını elinde bulundurdukları bir yana, asıl olanın şairin kaderinin milletinin kaderiyle bir olması gerektiğidir. Çünkü şairin ben dediği yer Türkiye’den başka bir şey olamaz. İsmet Özel’in, şiirimizde ben dediğim yere Türkiye diye yazın hiçbir değişiklik olmaz, demesi şiirin nasıl bir şey olduğunu bize gösterir. Epik şiir burada başlar ama burada bitmez.

Bir kahramanlık şiiri( yani epik) muhteşem ve mükemmel soylu hareketin bir taklididir ki nazmın en yükseğiyle anlatılır ve zevk aracığıyla ders verme amacına matuftur. Yaygın kabule göre epik biraz uzun bir anlatıdır ve belli ihtişam ve öneme sahip, hareketli bir hayattan, özellikle savaş gibi vahşi bir hareketten gelen olaylarla ilgilenir, özel bir zevk verir, çünkü insani başarının değerine ve insanoğlunun yüceliğine ve soyluluğuna olan inancımızı pekiştirir. Aritoteles, Poetika

Her zaman bir çıkış vardır, demeyi öğretir bize şiir. Şiirin tanımı ne olursa olsun, hangi sıfatı önüne eklersek ekleyelim şiir her zaman yaralıların sesi olmuştur. Türk şiirini merkezde tutan yaralıların sesi olmasıyla ilgilidir. Şiirimizin özellikle modernleşmesini taklit olarak görenlerin bu milletin kaderiyle şiirimizin aynı şey olduğunu görmezden geldikleri açıktır. Ne zaman toplumsal yapımızda değişimler olmuştur şiirimiz yeni bir atılım gerçekleştirmiştir. Sonuç olarak gür bir sese sahip olan, asıl damarını epik şiirin oluşturduğu şiirimiz hem şiirin ne olduğunu göstermesi hem de ortaya koyduğu eserleriyle büyük olma vasfını bünyesinde her zaman barındırmıştır. Türk şiirinden bahsedemiyorsak artık şiirden bahsedemiyoruzdur. Şiirimizin son otuz yıldır geldiği nokta pek iç açıcı olmasa da, şiirin gürleşmesi için hareket halinde olan şairlerimizin yeni olanaklar açacakları ortadadır. Her zaman bir çıkış vardır.  

EPİK ŞİİR HAKKINDA BİRKAÇ NOT

Epik şiirin örücü ögesi, insanların yaşamındaki olayların ve insanların edimlerinin anlatılmasıdır.
Epik türün adı da buradan geliyor. ( Yun: epos- söz; söylem) Epik şiirin söylemek üzerine kurulu
olduğunu daha önce defalarca konuşmuştuk. Bir olayın anlatımı değil sadece anlatımın dile gelerek
açılması söz konusu edilen. Yani söyleyerek anlatmak. Epik şiirin imgeyle olan soğukluğu buradan
kaynaklanıyor. İsmet Özel’in Ils Sont Eux  ve Üç Firenk Havası şiirlerini gözönüne aldığımızda,
epik şiirin imgeyle başının belada olduğunu söyleyebiliriz. Epik şiir anlatıma yaslanır, imge yoktur
ama imajlar sıkça kullanılır.
 
Epik şiir söyleme dayanır. Söylem bir olayın anlatımı etrafında gelişir. Olay( olay daha çok 
durağandır, onu hareketli kılan söylemden daha çok
kahramanın yaşadıklarıdır, burada devreye
monolog ya da diyolog devreye girer) bir yada daha fazla kahramanın etrafında gelişerek aslında
olaylar sunulur. Persona dediğimiz sanat eserinde ortaya getirilen kişi hem söyleyen hem de
eyleyendir. “Person” (kişi) terimi Fransız dilinden alınmıştır ve kökeni Latince’dir. “ Persona”
Latince’de sahne oyuncusunun kafasına geçirdiği bir maske anlamına gelir. Epik şiirde betimlere
sıkça başvurulur.



Blogcu ile yapıldı