TAHİR EFENDİ BANA KELP DEMİŞ
HAKAN ARSLANBENZER
Yalakadır. “Hakan bir tek sen varsın!” der. Bunu İzmir’den aradığında telefonda söylemiştir. Sıhhiye köprüsünün altında otobüs beklerken söylemiştir. Üsküdar’da yürürken söylemiştir. Cağaloğlu yokuşundan inerken söylemiştir. Gedikpaşa’da söylemiştir. Mektup yazarak söylemiştir. Email atarak söylemiştir. Aynı şeyi başkalarına söylediğine kuşku yoktur. Tahir efendinin yalakalığı karakterinin temellerindendir zira. Kime yalakalık ettiğinin fazla bir önemi yoktur. Neden yalakalık ettiği ise o sırada kimden ne umduğuna bakar. Güçlüysen, dergi çıkarıyorsan, yazarları destekleme yeteneğin varsa Tahir efendi senin baş yalakandır. Dergiyi kapatırsan, gücün elinden giderse, işler senin aleyhine dönerse ya da kendisine mesafe koyarsan Tahir efendi de lafını değiştirecektir: “Hakan’ı bitireceğiz!”
Cahildir. Mehmet Akif’in manzum hikaye yazdığını sanır. Romantizm akımını bilmez. Ya da evinde bir tane bile kitap olmadığı halde iddialı eleştiri yazıları kaleme alır. Şöyle bir cümle kurabilir pekala: “Hakan Arslanbenzer şiiri ‘saf lirik şiir’den yola çıkarak lirizmden ciddi bir kopuşu sağlamıştır.” Oysa Namus ve Başka Şiirler’in arkasındaki kısa not tashihli çıkmıştı; “yazmadım” demek istediğim halde “yazdım” diye çıkmıştı. Yani hiçbir zaman saf anlamda lirik şiirler yazmadım. Ama Tahir epik nedir, lirik neye denir, saf anlamda lirik şiir ne olabilir… bilmediği için tashihli ifadeyi alıp yapıştırır.
Kıskançtır. Ahmet Güntan bir iki yazısında beni andığı için, eskiden önemli şair saydığı Güntan’ı karalamaktan utanmaz. Ya da bizim dergiye şiir veren çoğu kadın şaire evlenme teklif etmiştir. Ben evlendiğim için o da evlenir. Çocuğuma koyacağımı duyurduğum adı o benden önce kendi çocuğuna koyar. Benim kitabımın çıkacağı hafta onun da kitabı çıkar. Gençlik günlerimizde ben Dergâh’a ne zaman şiir gönderecek olsam, o benden bir iki gün, olmadı bir iki saat önce bir şiir çırpıştırıp yetiştirirdi dergiye. Ben “Türk şiiri benim!” demiş bulundum diye o da Türk şiiri benim demeye başlamıştır. Ben mektuplarımı “çok üzgünüm” diye imzaladığım için benden önce davranıp Çok Üzgünüm diye şiirler yazmıştır. Ben dergi çıkardım, o da dergi çıkardı. Editör notuna derginin adını imza diye koyuyordum, o da aynısını yapıyor. Tahir efendinin kıskançlığından yakayı kurtarmak kabil değil. Acaba diyorum yüksekçe bir kayalığa çıkıp Tarzan gibi bağırsam o da bağırır mı? Endonezya’ya taşınsam, o da Malezya’ya mı taşınır?
Kalabalıktır. Bir Tahir efendi yok, bin Tahir efendi var. İsimleri de ya peygamber ismidir, İbrahim İsmail Mustafa gibi. Ya sahabe ismidir veya ıstılahtır, Cafer Ali Furkan Osman İhsan gibi. Ya sultan ismidir Murat Mehmet Hakan Celal Selçuk gibi. Ya da Abdülkadir gibi Metin gibi Hilmi gibi Cahit gibi çeşitlidir. Neticede, Tahir efendi binbir surattır. Her yerde karşınıza çıkabilir, her kılığa girebilir, maksadına ulaşmak için her yolu deneyebilir.
Başarısızdır. Başarısızlığını kapatmak için çevirdiği dolaplar ise nispeten bir becerinin ürünüdür. Sen şiir yazarsın, yazı yazarsın, dergi çıkarırsın; hasılı sanatın için herşeyini ortaya koyarsın. Eh bu yüzden de sevimsiz olursun. Tahir efendi çevre edinir. Başarısız başkalarıyla işbirliğine gider. Nefi boğdurulurken Tahir efendi ne yapıyordu dersiniz?
Kurnazdır. Yedi İklim’in hırçın ve kılıksız genç şairleri arasında kılığı düzgün, temiz çocuktur 1996’da. Şiir gecesinde ortak eylem koymaya karar verirsiniz, Tahir efendi yerinden bile kalkmaz, sesini bile çıkarmaz. Genel olarak kız gibi, karı gibi görünmeyi prensip edinmiştir. Güllü Tahir efendi de diyebiliriz kendisine. Ama bir gerçek var. Kendini her durumda sevimli göstermenin bir bedeli var yani. Tahir efendi mesela cesur olmak nedir bilmeyecek. Cesaretin insanın başına açtığı belalardan yakayı sıyıracak kadar kurnazdır, amenna. Fakat hiç mi meyvesi yok bu cesaret denilen başbelası hususiyetin? Tahir efendi meyvesizdir. Meyvesiz de kalacak.
Kabızdır. Tutulmuş, tutuk, hatta tutturuk manasında. Herkesten etkilenir mesela şiirde, ama kimseyi etkileyemez. Zaten genel olarak kimse etkilenmez Tahir efendiden. Satılmayan kitabının ilk baskısını ne yaptığını bilmiyoruz, fakat ikinci baskısını hemşehrisi olan başka bir yayıncıya yayımlattığını biliyoruz. Zaten Tahir efendi ne gerekiyorsa odur: Hemşehricidir (Konyalı, Maraşlı, Erzurumlu, Trabzonlu, Eskişehirli, Adapazarlı Tahir efendilere bilhassa dikkat ediniz.), muhazakardır, avangarttır, İsmet Özelcidir, Sezai Karakoççudur, Eliot’ın Dört Kuartet’ini kitabı mukaddes bellemiştir, halkçıdır, seçkincidir, İslamcıdır ama aynı zamanda ateist olduğunu ilan edecektir, ve tabii daha sonra da pişman olduğunu. Necmettin Erbakan başbakanken beni selamın aleyküm diye selamlardı, 28 Şubat oldu merhaba demeye başladı.
Aptaldır. Edip Cansever’in Turgut Uyar’dan daha önemli bir şair olduğunu iddia ederdi. O zamanki moda öyle olduğu için. Sonra Uyar moda olmaya başladı. Turgut Uyar demeye başladı. İsmet Özel, Metin Eloğlu’nu modernizmin zirvesi ilan etti, Eloğlucu oldu. Kafası çalışmadığı için ne okunacağını, ne düşünüleceğini, şiirde ne yapılacağını kendisi kestiremez. Ama kurnaz olduğu için neyin moda olduğuna, neyin geçerli olabileceğine dikkat eder. Kış geldiği için değil herkes öyle yapıyor diye kalın giyinir.
Şimdi gelelim bana kelp dediğine.
Mesela “türedi ansiklopedist” demiş. Tüylerimi diken diken ediyor bu söz. Türedilik hakaret, tamam peki; ansiklopedist nasıl bir icattır Ya Rabbi!
“Yeni yetme” demiş. 37 yaşındayım, iki çocuğum var, üç beş tane dergi çıkardım, hayatımın yarısı okuyarak, diğer yarısı da acı çekerek geçti. Aklını alırım Tahir efendi! Kendine gel.
“Bazıları neo-epiğin kurallarını sürekli değiştirdiğini iddia etse de” demiş. Aç bu sene çıkardığın eleştiri kitabını oku Tahir efendi. Süreçsellik, progresiflik fikrini seninle birlikte 1998-2001 sürecinde birlikte ortaya attık. Hani o yazıları kitabına almasan, Tahir davayı satmış derdim de, on yıl sonra çıkardığın kitabına virgülüne dokunmadan almışsın.
“Benim Edip Cansever okumalarım” deyip arkasından benim Dünyaya Saldıran Şair kitabımdan cümleleri bir iki kelimeyi tahrif ederek olduğu gibi alıntılamış. Senin çok tuhaf işlerini gördüm Tahir efendi bugüne kadar, ama buna pes dedim doğrusu. Napıyorsun oğlum sen? Hasta mısın?
“Okşarsan kaldırırsın” demiş bir Tahire efendi de. Buna kızmadım doğrusunu isterseniz. Cinsel olarak sağlıklı olduğumu düşündüğü için teşekkür ederim Tahire efendiye. Evli olmasam kendisine imzalı fotoğrafımı da gönderirdim rabıta ve tefekkür yapıp kendinden geçmesi için, ama ailemin mürşitliğini yapmak bana yetiyor, üstü kalsın.
Başka bir Tahire de eleştiri ahlakından söz ederek ona Fayrap’ın 8. sayısında “cahilin biri” dememi diline dolamış. Valla, Tahire efendi, adımı anmadan o kadar çok aleyhimde yazdınız ki ben de hepinizi birden anonim bir surette halletmenin en doğrusu olduğuna karar verdim. Ve unutma ki belli bir kişinin belli bir metnini açıkça belirterek yazmanın gerekliliğini sizlere öğreten, daha doğrusu öğretmeye çalışıp da öğretemeyen bu satırların yazarıydı Atlılar çıkarken. “Bazıları” veya “birileri” demenizi yasaklamıştım. Yasaklamıştım da ne oldu? Gene bazıları birileri diye yazıp yazıp duruyorsunuz. Ben sadece bir kişiyim. Bazıları birileri değilim.
Tahirlerin yaptığı herşeyi sayıp dökmek kolay değil. Her birini belli bir problem, bir vaka olarak incelemeye kalksam küçük bir kitap olur sanırım. Aslında hiç fena fikir de değil. Benim her saniye uydurduğum, çoğunu uydurur uydurmaz bir kenara bırakıp konunun daha vahim bir noktasına yöneldiğim yüzlerce, binlerce fikrimden sadece biri. Fikir, düşünce doğruyu arama kabul veya kaziyesi üzerine kuruludur, ama yanlışlıktan beslenir. Tahir efendinin dedikoduları, tripleri, adilikleri, çirkinlikleri, münafıklıkları filan sadece beni ve benim gibileri bir an zor durumda bırakan gelip geçici sen-ben davalarından ibaret. Bunları konuştuğum için birçok insan beni yanlış anladı; boşvermem konusunda da bol bol tavsiye aldım, almaya da devam ediyorum. Benim canımı yakan okuyucunun, takipçilerimin canını yakmaz ne de olsa; bunu artık öğrendim. Ama bu kötülüklerin birer düşünme nedeni olduğunu takipçilerim de okuyucular da pek anlayamıyor bence.
Ben sizler kadar mutlu bir insan değilim. Allah’ın bana nasip ettiklerinin verdiği içten içe bir mutluluk ve huzur da var; ama rahat, düşüncelerden uzak, takıntısız, telaşesiz biri değilim. Tahir ve Tahirelere katlanamıyorum mesela. Bir insanın bu kadar aptal ve kötü olabileceğini kabul etmekte güçlük çekiyorum. Ve düşünüyorum, bu nedir, nasıl işler, gerekçesi nedir? Karşısında yapılması gerekenler nelerdir? Mesela gizli rekabet ve çekememezlik; edebiyatımızı ilk günden beri kat etmiş, kuşatmış, içten içe etki etmiş hatta biraz belirlemiş bir durumdur. Arkadaşlık, saygı, adalet ve müsamahanın olmadığı söylenemez bütünüyle. Ama haset, kin ve nefret, adilik, kötülük çoğunluktadır. Nefi boğdurulurken Tahir efendi gerçekten tam olarak ne yapıyordu?
Bu çirkin konuyla ilgili bildiğim tek güzel şey, Tahir efendi hakkında bütün bilgimizin Nefi’ye kelp dediği ve cevabını alıp oturduğu. Bizi yargılarlar, cezalandırırlar. Mutluluk verici bir şey sayılmaz. Fakat Tahir efendiyi unuturlar. Bu, bu işte bir insanın başına gelebilecek en kötü şey.
Nasıl, Tahir efendi, bozuldun mu? Bozulma bence. Olur ya, titiz bir edebiyat tarihçisi binlerce, milyonlarca metni tarayıp bu yazıda kimlerden söz edildiğini tek tek tespit edebilir. Böylece Hakan Arslanbenzer’in Tahir efendisi olarak tarihe geçersin. Zaten baksana Tahir’le tarih’in harfleri bile ortak. Sadece Tahir’de yanlış yerde duruyorlar o kadar. Sen de yanlış yerde duruyorsun. Ama dur, kıpırdama, fotoğrafını çekiyorum, şak! Biraz silik görünüyorsun fotoğrafta ama sen zaten makinayla çekilen fotoğraflarında da silik çıkıyorsun.
Silik. Tahir efendi sen busun.
HATA BENİM GÜNAH BENİM, SUÇ BENİM yahut MUSTAFA AKAR CÜMLELERİMİ
HAKAN ARSLANBENZER
Atlılar’ı çıkardığımız vakit, bazı başka dergilerin çok meşhur yazarlarının yazılarını okuyan arkadaşlar “İnsanların zihinlerini belirliyorsun,” gibi bir şey söylerlerdi. Övgü mü yergi mi olduğunu pek anlamadığım bu hüküm karşısında üzülürdüm. Çünkü ben insanların zihinlerini belirlemek için değil açmak için yazı yazıyorum. Yazı yazmanın benim üzerimdeki etkisi bu yönde olduğu için, başkaları açısından da böyle olacağını umut etmek de hoşuma gidiyor. Ama her zaman o kadar şanslı olmadığımızı, karşılıklı olarak, bilecek kadar okur yazarlık tecrübem var artık.
Siz insanların zihinlerini belirlemek için yazmasanız da, bazıları olumlu olumsuz, açık veya gizli nedenlerle zihinlerini bu tarz bir belirlenmeye açmış olabilirler. Bundan bir yazar kendi çıkarı için yararlanabilir yahut bana değmeyen yılan bin yaşasın hesabı kendini geri çekebilir böyle şeyler karşısında. Yazılarınızın okunduğunun bir ispatı olarak görebilirsiniz bunu. Anlaşıldığının, kabul edildiğinin, sindirildiğinin? İşte orası biraz karışık.
Bugüne kadar birçok yazı ve konuşmam çeşitli biçimlerde alınıp kullanıldı. Bunların bir kısmı tespit ve iddialarımın söz konusu edilip başka tarafa çekilmesi biçiminde olmuştur. Bunu yaparken de bazıları adımı anmış, bazıları da anmamıştır. Adımı anmayanların en çok kullandığı özne kalıbı “bazıları” ya da “birileri”dir. Bir yazıda “bazıları” veya “birileri” gibi şeyler görürseniz, o ben de olabilirim pekala.
Başka bir tavır, söylediklerimden yola çıkarak söylemediklerimin bana söylettirilmesidir. Mesela birçok yerde vakti zamanında İhsan Deniz’le “tartıştığım, kapıştığım, kavga ettiğim” yazıldı, yazılıyor. Doğrusu, 1997’de, Şehrengiz dergisinde İhsan Deniz’in bize karşı Yeni Şafak’ta yazdıklarına kısa ve kinayeli bir cevap vermiştik. “Biz” derken de İcabi Akçaoğlu’yla birlikte İhsan Deniz’le kavgaya girmeme kararı vermiştik. Kavga etmek istemiyorduk, tamamen sessiz kalmak da iyi değildi. Kinayeli ve kısa cevabımızı bu yüzden yazdık. Bir kere de, 2001 yılında ben İhsan Deniz’e İbrahim Kiras’ın mail grubunda uzun fakat “kapışma ve kavga etme” tavrının tamamen dışında, aksine İhsan Deniz’e neden karşı olmadığımı anlatan bir şey yazmıştım. Bunun dışında İhsan Deniz’le, bu tür şeyleri iddia edenlerin hayal aleminde “kapışmış”, “kavga etmiş” olmalıyım. Hayal alemlerinin ne kadar zengin olduğu ise malumdur malum şahısların.
Bazı yazılarda ise sözlerim veya eylemlerim sahiplenilir. Bu tavır diğerlerine galebe çalar oldu son zamanlarda. Bakıyorsun, neo-epik şiire katılmaya ikna etmek için 97-98’lerde göbek çatlattığım bazı arkadaşlar neo-epik şiirin başlatıcısı, kurucusu payesiyle gezinir olmuşlar. Zamanında boynumda bir idam ilmeği olan neo-epik şiir, şimdi bazılarının omuzlarında apolet haline gelmiş, yahut göğüslerinde cengaverlik nişanı. Ufak tefek değişiklikler yap kullan, miri malı değil mi: Modern epik şiir, yeni epik şiir, yeni epikçi söylem, bazı epik şairler, günümüz epik falan filan vesaire. Okuyucuya bir sıkıntı geldi mi bilmem, ben bunaldım ama.
En bunaltıcısının, en utanç vericisinin en beklenmedik yerde, Dergâh dergisinde ortaya çıkması ise düşündürücü, şaşırtıcı. Mustafa Akar, benim 1996 yılında Dergâh’ta yayımlayıp da 98’de yine Dergâh Yayınları arasında çıkan Dünyaya Saldıran Şair kitabıma da aldığım Edip Cansever yazımdan birkaç cümleyi, inanılmaz bir tertip ve hileyle çalıp Dergâh’ın Eylül 2008 sayısında kendi fikri diye yutturmaya kalkmış. Dergi aynı dergi, konu aynı konu, sözler aynı (biraz tahrifatla tabii) sözler; fakat iki şey değişik. 1996, Hakan Arslanbenzer kazınmak suretiyle 2008, Mustafa Akar yazılmış.
“Hata benim, günah benim, suç benim” diye bir türkü olması lazım, dilime takılıp duruyor. Kim söylüyordu, makamı neydi acaba? Suç benim çünkü benden on iki sene ya da yirmi iki sene önce yazılanları çalıp altına imzamı atmak yerine hemen tamamı benim buluşum, çünkü benim okuyuşum olan fikirler ileri sürerek bunun tüm sorumluluğunu üstüme almıştım. Doğrusunu isterseniz 1996 yılında Dergâh’ta Turgut Uyar, Edip Cansever gibi şairler hakkında yazılar çıkması o kadar sempatik bir şey değildi birçok insan için. Beni çok fazla insan bu ve benzeri yazılarımdan dolayı bir yerlere çekip ya sözde nasihat ettiler, ya bir hışımla ve nefret dolu yüz ifadeleriyle kınadılar, ya da fırça çektiler. “Bu kafirler, bu gavurlar hakkında niye yazıyor”muşum. “Solculara neden prim veriyor”muşum. Mustafa Kutlu’ya güçleri yetmediğinden olacak, gençtim o zaman, genç olduğumun farkında olmasam da, beni bir güzel benzetiyorlardı. Ben de kaş çatıp susuyordum.
Bir dergide (ismini vermeyelim, aman sağcı kardeşlerimiz efelenmesinler heman!) İlhan Berk hakkında yazdığım ve sonra yine aynı kitaba aldığım yazıdan dolayı sakarya meydan muharebesi çıkmıştı. O kadar tantananın arasında sen naptın, derseniz; yazıyı katlayıp cebime koydum, dış kapının yanında bir tabure vardı, ona oturup, dış kapının mandalına tutundum, kaş çatıp sustum bütün akşam. Sonra noldu? Yazı Hasan Aycın’ın himmeti ve Hasan Selami Binay’ın desteğiyle yayımlandı. Hem de tantananın koptuğu dergide. Kıyamet de kopmadı. Sadece belli tespitler ve iddialar içeren bir yazıydı, yazı sonradan okundukça seveni benimseyeni, açık veya gizli iktibas edeni de oldu, sevmeyeni umursamayanı da. Bir yazıydı çünkü. Sadece bir yazı.
Mustafa Akar’a ve Dergâh’ın Eylül sayısında yaptığı işe dönersek, bunun benim için olabilecek en utanç verici ve sıkıntı verici durum olduğunu söylemeliyim. Yukarıda bir kısmını anlattığım hikayeler beni üzdü, zaman zaman bu işleri tümüyle bırakmayı düşünecek kadar çok üzdü; bazen sinirlendirdi, bazen güldürdü. Ama hiçbirinde karşımdaki insan adına bu kadar çok utanmamıştım. Mustafa Akar tüy dikti, sizin anlayacağınız. Daha bir süre o tüyün üstüne tüy dikilebileceğini sanmam.
Şimdi gelelim, ne olup bittiğine. Aşağıda sırayla benim 1996’da, Mustafa Akar’ın ise 2008’de kendi cümleleriymiş gibi kaydettiği cümleler yer alıyor.
1. “Cansever şiirindeki anlatıcı, ‘adam’ ya da ‘ben’ kendisini de diğer insanları da eşyayla aynı derecede algılayan bir şeydir. (…) Bu ‘şeyleşme’ye kestirmeden ‘yabancılaşma’ demek doğru olmaz elbette.” (Hakan Arslanbenzer, Dünyaya Saldıran Şair, Dergâh Yayınları, 1998, s. 84)
“Cansever şiirindeki ‘ben’ kendisini de, diğer insanları da nesnelerle aynı derecede algılayan bir kimsedir. Bu bakış açısı Cansever’de bir yabancılaşmaya (eşyaya veya kendine) yol açmaz.”(Mustafa Akar, Dergâh, Eylül 2008, s. 23)
2. “O, otellerin, alkolün, oyun kağıtlarının, salon meclislerinin, yalnızlık odalarının, modern şehirli insanın yaşama gereçlerinin şairidir.” (Hakan Arslanbenzer, aynı, 87)
“Cansever, otellerin, alkolün, oyun kâğıtlarının, salonların, meclislerin, modern şehirli insanın yaşama gereçlerinin şairidir.” (Mustafa Akar, aynı)
Yazının geri kalanını utançtan okuyamadığım için daha başka türlü ne herzeler yenmiş, haberim yok. Daha da fenası, bu durumu Mustafa Akar’a yazıp yine Dergâh’ta düzeltmesini istediğimde, artık benimle dalga mı geçmek istiyor veyahut çok mu pişkin bilemiyorum, “Hakan ağabey, tırnakla gösterdiğim yerin senin olduğunu yazıya girmeyi unutmuşum,” diye cevap yazdı. Tırnakla gösterdiğim dediği yer, ki benim yukarıdaki tahrifatlı iktibasların yanında artık hiç mesele etmediğim “bir insanın bir nedenle bir şey yapıyor oluşu” ifadesidir; o da gene benim yazıdan. Yukarıya alıntıladığım cümlelerinde tırnak işareti olmadığı bir yana, paragrafa “Gelgelelim, benim Edip Cansever şiiri okumalarımda,” diyerek bostana dalar gibi dalıyor. Burada mevzuu da zaten bu oluşturuyor.
Onlar senin Edip Cansever okumaların değil. Benim Edip Cansever okumalarım. Alibeyköy’de o sıra kaldığım öğrenci evine kapanıp haftalarca Edip Cansever okumalarım yani. Turgut Uyar yazısına dört ay çalışmıştım. Edip Cansever yazısına iki ay. Ki gece gündüz okuyordum zaten. Notlarım defterlere sığmaz olmuştu artık. Fikirlerim doğru mudur yanlış mıdır, beğenir misiniz beğenmez misiniz bilmem; ama dürüst ve bana ait olduklarından kuşkunuz olmasın. Ne söylediysem mutlaka ben söylemişimdir, açıkça ve anlaşılır şekilde başkasının olduğunu belirtmiyorsam.
Hata benim diyorum, çünkü neden haftalarca eve kapanıp şiir okuyasın ki? Çal ondan bundan, “gelgelelim” diye ekle, “ben” de, “benim okumalarım, benim fikirlerim, benim falan filanım”, gönder dergiye bassınlar, ne kadar da şiirden anlayan bir genç desinler. Günah benim, diyorum. Güler misiniz ağlar mısınız ama ben Mustafa Akar da dahil genç yaşlı kayda değer bulduğum herkesin hemen hemen her yazdığını okudum, okuyorum, bir lanete çarptırılmışım gibi de gücümün yettiği yere kadar okuyacakmışım gibi görünüyor. Arabesk şarkımız günah bende demek suretiyle kapanıyor. Suç benim, birçok konuda ilk olmanın, mesela muhafazakar kabul edilen bir dergide (ki şiir söz konusu olduğunda modernliği kuşatacak açıklığa sahip olduğunun ispatı benim kuşağımın burada yazdıklarıdır, herşeyden önce) Edip Cansever yazmanın bedelini ödedim, ödüyorum, dahasını da öderim, hem Mustafa Akar ve benzerlerinin yerine, hem kendi adıma, hem de bize bu bedeli ödeten sözde muhafazakarların (çünkü onların neyi muhafaza ettiklerini öğrenebilmiş değilim, demek ki çok iyi muhafaza buyurmuşlar kendileri) gül hatrı kırılmasın diye ödemeye de devam ediyorum.
Mustafa Akar cümlelerimi iade etsin. Çalmaya merakı varsa da benim gibi okuyan, okumaya devam eden bir yazarı değil de, bir yazar okumazı tercih etsin. Yakalanmamış olur böylece. Benden söylemesi. Çalmak Mustafa Akar’ın işi.
Arap spiker böyle coştu
Arap spiker böyle coştu
İşte bu futbol, işte gerçek bu...
Bir Çek atağı başlamak üzere, hayır hayır yeni bir Türk atağı oldu, bu....
Çok büyük bir fırsat, çok büyük bir fırsat...
Gol GOl...
Akıl dışı, sıra dışı birrr gol...
3 goll attılar, yaptılarrrrrrrrr bitirdiler...
İşte Türkler, ewetttttt türkler kazandılar
Erkeksi duruşları ile mi söylersin, söyle, veya bireysel savaşçıları ile mi söylersin söyle...
3 goll attılar ki, şekli şemali belli değil, işte bu ısrarlı mücadele, bu azizim.
Ey futbol ve tüm sürprizleri
Ey futboll ve tatlı durumları
İşte üzüntü ve keder Çekler'in üzerine
İftihar etmek ve övünmek Türklere
Kesinlikle teslim olmadılar
İşte şu pozisyonun hazırlanışındaki güzelliğe bak
Güzelliğe bak
Topu Nihat'ın sağına koydu, teslim almaya bak
Allah üzerinde olsun
Allah Gözlerine sağlık versin
Allah ayaklarına, ellerine sağlık versin
Bak şu Türklerin yaptığına
İşte top, pas olarak hareket ettiğinde, ofsayta düşmemek için bekliyor.
Teslim alınca da öyle bir yol tutuyor ki, tüm hislerini yansıtarak, tam bir sanatçı edasında okestra şefi gibi yönetiyor ve golünü atıyorrr.
burası uzak
burası her şeye uzak. ama her şeyi görmek, bilmek zorundasın. şiir senden hayatını istiyor. hayatım yok diyorsun. çığlık atan her şeyi seviyorum diyorum. sen uğurlayansın; ama benim uğurlayacak kimsem bile yok. rüya görmüyorum. burası şehir değil ki. burası uzak. şiir hayatımı istiyor, bu aralar çok çok konuşuyorum. bu aralar peygamberle yürümek istiyorum. bu ülkede inananlar acı çekiyor diyorum. başörtüsüne hayır kampanyaları düzenleniyor. başına açanlara bakmıyorum acımıyorum. şiir hayatımı istiyor. benim hayatım yok diyorum. hayatını gözden çıkarmadıkça bir şey olmaz. bir şey olmuyor da. birileri yıldızlığa soyunuyor. ellerinde baltalarıyla dolanıyorlar. yüzlerindeki korkuyu görüyorum. parmakların çok güzel diyor bir kız, hatırlıyorum. gözlerimi kısıp uzaklara bakıyorum. uzak var. bunu iyi biliyorum. bu aralar çok susuyorum. peygamberle yürümek istiyorum.
elinizdeki balta ve ben elim ayağım şiirim
birilerinin elinde baltaları varmış, ne iyi, bizim elimizse şiirdir. şiire gidiyorum insanlara. insanlara bakıyorum. herkesin elinde balta. bu baltalar ne işinize yaracak diyorum. sizin için diyorlar. birileri de bunu diyor. birilerinin şiiri iyi. ama benim elim daha iyi, daha güçlü. baltanız elimde parçalanır. şiirden mısra eksiltip kendinize balta mı yapıyorsunuz. "elimizde balta mı?" korktum.
efendime söyleyeyim, geldi karagöz....
türk edebiyatına ve baltalara hayırlı olsun. bakalım neymiş karagöz.
Bilgiye Eğilmek'ten/İsmet Özel
Karşıt görüşlü iki bilge, bir gün kıyasıya bir tartışmaya tutuşurlar. Her biri karşısındakinin ne ölçüde yanlış kendinin ne çok doğru olduğunu kanıtlamaya, bütün zihni kuvvetlerini göstermeye girişir. İki muhasım düşünür sabahtan akşama kadar tartıştıktan sonra ayrılırlar. Ertesi gün bilgelerden biri ötekinin yanına gider. "Kitaplarını bana ver" diye başlar sözüne "senin haklı olduğunu anladım, bundan böyle senin görüşlerini öğrenip, onları savunacağım." Diğeri: "kitaplarımı sana veremem" diye karşılık verir, çünkü dünkü tartışmadan sonra senin haklı olduğunu anlayıp onları yaktım." Anlıyoruz ki bu iki bilge birbirlerini "ben biliyorum" edasıyla dinlememişler.
Seçki: Sadık Koç
ÇIKTI REİS BEY ÇIKTI / TEK KİŞİLİK BİR OYUN – İbrahim ALAD
ÇIKTI REİS BEY ÇIKTI / TEK KİŞİLİK BİR OYUN – İbrahim ALADAĞ
İbrahim Aladağ’ ın sabırla karışık bir heyecanla beklediğimiz kitabı nihayet çıktı. Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, Aladağ’ ı kişioğlu olarak tanıma onuruyla yazıyorum. Şair yayımlanan bu ilk kitabıyla bir onura daha erdirdi bizi. Onun şiirinin okuyucusu olmak onuruna da sahibiz artık. Dertleşirdik İbrahim’le. Onunla konuşurken sıkıntılarımı unutur, açılırdım biraz. Bugün durum değişti mi? Evet değişti. Daha çok derdim var artık, daha çok konuşamamaktan. İnsan sıkıntılarım giderek büyürken ve asıl anlamına kavuşurken, konuşacak, konuşup avunacak bir İbrahim yok. Evet İbrahim yok belki ama onu yanımda hissetmeme de mani hiçbir şey yok. Şiirleri var artık İbrahim’ in. Şairin şiirlerini bir kitapta toplu bulmak bambaşka bir mutluluk benim için. Üşüyen çam ağaçlarıyla dolu bir şehirde şairin ayak izlerini karlar kapatmış olsa da çoktan sesi o zaman olduğundan daha yakın değil mi şimdi? Tek Kişilik Bir Oyun. Herkesin içinde olduğu ama şairin dışında hiç kimsenin farkında olmadığı bir oyun bu. Bu yüzden “tek kişilik” zaten. Ne diyelim, benim için hayırlı da sizin için de olsun. Eline, diline, yüreğine hem sağlık hem kuvvet İbrahim’ in.
Sadık KOÇ
Blogcu ile yapıldı

